Sultan İbrahim’in Cinci Hocası

Olgay Söyler

Derler ki tarihte bir Samur Devri vardır ve kahramanı bir meczup Padişahtır ve hikâyemizde sadece onun değil rüşvetin, hırsın, ahlaksızlığın, yozlaşmış lığın bayağılaştırdığı insanların hikâyesi vardır. Kahramanımız sadece onlardır.

Babası Sultan Ahmet öldüğünde 2 yaşında olan 23 yıl kafeste kalan İbrahim bir gece yarısı anası Kösem bir kolunda, kızlar ağası diğer kolunda sürüklenerek şimşirliğinden çıkarıldığında korku dolu gözlerle İstanbul’da ve Anadolu’da ve dahi Rumeli’de ölüm gibi kol gezen o dağları titreten Murat gerçekten öldü mü diye inlerken, Kösem’in yeniden iktidarının da müjdecisi oluyordu.

Soğuk bir kış günü İstanbul zar zor uyanırken biat edilen İbrahim, rakipsiz bir şekilde tahtına kurulurken hanedanın bu son üyesinin yaşamasına pamuk ipliği ile bağlı arzın merkezinde bir şeylerin ters gideceği acaba belli miydi?

Tarihler 1640 idi ve bu tarih yeni bir devir ile anılıyordu ..

Yazıcılar, kalem efendileri buna Samur Devri dediler….

O İbrahim kendinden önceki 18 padişahın varisi ve ondan sonra gelecek 18 padişahın da geçmişi olacaktı.

O zaman kalem efendileri ne demiş?

Ne söylemiş ise güzel söylemiş….

 

Samur Devri tabirinin isim babası gerçekten tarihi sevdiren adam ünvanlı tarihçi Ahmet Refik Altınay, Sultan İbrahim devrini Osmanlı’nın bir talihsizliği olarak nitelerken, Osmanoğlu’nun soyu bundan sonra bu Deli’nin soyundan gelecek diyerek te ağır ithamları ile anlatır Samur Devri kitabında İbrahim’i.

Tarihçiliğin güzel yanımı bilinmez en sevgili öğrencisi, günümüzde değeri daha bir anlaşılan şehrin hüzünle yaraladığı değerli tarihçi Reşat Ekrem Koçu ise ona isnat edilen sıfatların bir karalamadan ibaret olduğu haksızlık yapıldığı katledildiğinde İstanbul halkının ağladığını belirtir….

Ama ekseri tarihçilerin anlaştığı tıbbi tanı, asabiyet problemi olduğu ve dengesiz kişiliğidir.

Kimi bunu 23 yıl kafeste yaşamasına, kimi kardeşlerinden sonra tek başına kalarak Sultan Murat gibi bir kıyıcının her an hatırana geleceğim endişesine kimisi de ümmiliğine verir ki bu hiddeti, cinneti cehaletine verenler haksız da değildir…

Son yıllarda raflarda bulunabilen Koçi Bey risaleleri bunun anlaşılması için değerli bir kaynaktır.

On yedinci asırda yetişmiş, değerli bir şahsiyet olan Koçi Bey Sicil-i Osmani kaydına göre;

Görece ’de doğmuş İstanbul’a saraya getirilmiş Endurun-ı Hümayuna girmiş zabit olarak birinci Ahmet ve dördüncü Murat’a hizmetlerde bulunmuş özellikle Sultan Murad’ın mahrem dostu olmuş devlet tedbirleri ve saltanat işleri hakkında telhisler şeklinde bir risale kaleme alıp 1631 yılında takdim eylemiş; hayli zaman yaşayarak Sultan İbrahim’e dahi risale yazmış ve dördüncü Mehmet zamanında vefat etmiştir.

İşte bu risale dikkatle takip edildiğinde Sultan Murat ve İbrahim’e sunulan risaleler arasında ciddi fark hemen fark edilir. Bu farktan, kalem erbabının Sultan İbrahim’e bu telhisleri sunanın Koçi Bey olmadığı şeklinde görüşleri olsa da Murat İle İbrahim arasında eğitimde ciddi bir kalite farkı olduğu kabul edilmesi ve Sicil-i Osmani gibi kayıtlardan aynı kişi tarafından kaleme alınmış olduğu araştırmalar ile tespit edilmiştir.

Çok kısa bu risaleye değindiğimizde; Sultan Murat için, bundan sonra yapılacak ıslahatlar düzen bozukluğunun nedenleri, kadroların yetersizliği, çözüm yolları aranırken,

Sultan İbrahim’e,

Sadrazama nasıl emir verileceği, ulemaya nasıl davranılacağı, saray kadrosunda kim ne görev yapar gibi oldukça basit ama İbrahim’in devleti zerrece tanımadığı gibi yaşadığı sarayda bile görevlilerin neden orada olduğunu bilmediği ortaya çıkmaktadır ki sanırım bu İbrahim devrini anlamada oldukça güzel ipuçları verir.

Zaten iplerde Kösem Sultan elindedir Halil İnalcık bunu Devleti-i Aliyye isimli kitabının ikinci cildinde özellikle belirtir.

İbrahim’in ilk ahvali böyleyken, ısınmaya çalıştığı tahtında ,kendisinin tek varis olması hanedan devamlılığı için Kösem’in düşündüğü tedbir, sonunda önce sarayın sonra da devletin karanlık,bilinmez,ve ahlaksızlığa batmış bir durum da bırakır ki,

İşte bu dönemin en önemli şahsiyeti tarihe Cinci Hoca olarak geçen Safranbolulu Hüseyin Efendidir.

Kendi ifadesine göre soyunu kimi zaman Sadreddin Konevi’ye kimi zaman Selçukluya dayandıran Hüseyin Efendi; babasından bazı dualar öğrenerek başladığı kariyerine, efsunculuk ve büyücülüğü de ekleyerek soluğu İstanbul’da Süleymaniye medreselerinden birinde alırken, halkın saflığı ve cehaletinden yararlanma yoluna gidince şeyhinin bile İzmir de medreseye tayin olup gitmesi gerektiğinde yanına almadığı ortalıkta kalan bir softa hüviyetine bürünüyordu.

Artık medrese eğitimi yarıda kalmış bir üfürükçü olarak tanınmaya başlayan Cinci aradığı cehaleti sadece İstanbul sokaklarında değil Sarayda da bulunca ikbal kapıları kendine ardı ardına açıldı.

Çünkü artık aşırıp taşıran buhranlar geçiren Sultan İbrahim’in ciddi ciddi tedaviye ihtiyacı vardı, lakin ilimde değil üfürükçüde çare arayan Kösem bu adamı önce devletin sonrada tarihin başına bela etmişti.

Sultan İbrahim arabayla sokaklarda dolaşmayı yasaklayıp, İstanbul’un en şişman kadınını hareme isterken, Şehzadelerin sütanneleri ile işi pişirip şehzade Mehmet’i bir havuza fırlatıp atarken, icat ettiği bir elbise olan samur kürklü değerli taşlardan oluşan 8000 kuruşluk elbiseyi kendine hediye etmeden makam alamayan ricale yüz vermezken onun bu dengesiz hali, üfürükçü maharetine kalmış, sonunda Cinci Hüseyin saray kapısını aşındırmaya başlamıştır.

Bu adam kimi vakanüvislere göre Osmanlı Saltanatında ahlaksızlığın ve yozlaşmış lığın sembolü iken sadece yozlaşan, çürüyen saray değil ordu, yönetim, esnaf ve dahi halkta bu kavramları hak edercesine çırpınıyordu.

Okuduğu dualar ve üflemesi Sultana iyi gelmiş olacak ki eğitimsiz üfürükçü için Mahmutpaşa Camii yanında dayalı düşeli bir saray inşa ettirilen Hüseyin Efendi, Şeyhülislamın tüm muhalefetine rağmen Padişah fermanıyla devrin en büyük ilim merkezlerinden Sahn-ı Seman ve Süleymaniye medreselerinden birine müderris tayin edildi. Çok geçmeden Padişah hocalığına, İstanbul Kadılığı payesi ile de Galata Kadılığına getirildi. Padişah emri ile Anadolu Kazaskerliği yapmış Kara Çelebizade Mahmut efendinin kızıyla evlendi ve devrin en önemli askeri ve idari yöneticilerinden Sultan Murat devrinden kalma Kemankeş Mustafa Paşayı katlettirmesi gücüne güç, ününe ün, servetine servet kattı.

İşte böyle ikbal basamaklarını tek tek deviren Cinci boş durmuyor kendisinde olan payeler sayesinde atamaları rüşvetle yapıyor makamları para ile satıyordu.

İşin kötüsü makamları alan da gittiği sancak ta bu bedelin karşılığını almak için halkı soyarken düzen bozuluyor kargaşa ve fesat büyüyordu.

Sarayda işlerin Kösem elinde olduğunu birçok ağa ve asker kulların üstünde derin ve köklü bir nüfuzu olduğunu yine Halil İnalcık’ın yukarıda bahsedilen kitabın ekler kısmında Topkapı sarayı arşivinde bulunan telhislerinden anlıyoruz.

Sultan İbrahim’in ne yaptığına gelince;

Ne Cinci’nin servetine servet katmasını, ne de Şeyhülislam Efendi’nin artık bir hükmünün kalmadığını umursuyor sadece Telli Haseki gibi birkaç adım öne çıkan cariyelere Sultan Murat’ın kız kardeşleri ve kızlarını hizmetçi olarak kullandırttırıyor, bir cariyenin odasını döşemek için gece yarıları bedesten açtırtıp esnaf malını gasp ettiriyor Samur vergisine ek, çok pahalı olan ve kimi kaynaklara göre cinsel gücü artırtan kimi kaynaklara göre ise tamamen zevk ambere merak sarıyor bunu da devlet ricalinin ve halkın boynuna yük olarak takıyordu.

Harem de uğrak yerlerinden biri olan Voyvoda Kızı adlı Hatun’un anlattığı bir masaldan etkilenerek sarayı tamamen Samur ile kaplamak fikri birçok kere yukarıda da değinildiği gibi devlet kademesi çalışanlarına ek yük getirmiş Rus tüccarlar bu kürkü yetiştiremez olmuş fiyat dört beş kat fırlamış ama Sultanın kontrolünü kaybettiği belki de hala anlaşılamamıştır, nihayetinde saray değil ama bir büyük oda Samur ile kaplanmıştır. Belki Kösem farkındadır ne de olsa devir aslında onun devridir lakin ipler kendi elinde olduğu sürece sorun yoktur ama İbrahim Kösemi de sürmek istemiş sonunda bir bahçeye saray dışına yollamıştır.

Bunlar sarayda yaşanırken Sultan bir koçuya binse ardına Cinci biner diye anlatan Evliya’nın dikkat çektiği Sultan üfürükçüsü de yavaş yavaş bazı saray ricalinin de kışkırtması da işin içine girerek gözden düşmeye başlamış aralıklarla birkaç defa görevlendirildiği Anadolu Kazaskerliğinden 1646 da hepten alınmış, saraydan çıkartılmış, önce İzmit’e sürülmüş ardından İstanbul’a gelmesine izin verilmiş ama İbrahim’in öfkesine gark olup tekrar Gelibolu’ya sürülmüş birkaç hafta sonra tekrar İstanbul’a gelmiş ama artık eski günlerinden çok uzaklaşmış bir halde üfürmeye devam etmiştir.

İbrahim’in tahtan indirilip öldürülmesi ile hamisiz kalmış,

İbrahim’in oğlu Mehmet’in tahta çıktığında hazinenin boş olması kendisine para için müracaat edilmesine yol açmış ancak vermek istemeyince darp edilmiş ayarı düşük birkaç yüz akçeyi vermeyi kabul ettiyse de yeni sadrazam tarafından istediği karşılığı bulamamış ve hapsedilmiş yeni padişaha hoca olursa yüz kese akçe vereceğini bildirip bu rüşvet ile alıştığı gibi ve her zaman yaptığı gibi görev almaya çalışması kabul edilmemiştir.

Artık sonu yaklaşan Cinci’nin evinde yapılan aramada iki yüz kese akçeden başka, sandıklar dolusu altın, çeşitli denkler ve bohçalar içinde gizli mücevherat elliden fazla Samur kürk ele geçirilmiş malı mülkü gözü önünde müsadere edilmiştir.

Manevi gücünden çekinildiğinden Habeş eyaletine bağlı İbrim sancakbeyliği görevi verilen Hüseyin Efendi yolda hastalanınca bir süre konaklamasına izin verildiği Karacabey den İstanbul’a dönmesini Kırım hanının araya girmesi ile sağlayan Cinci, her gördüğüne paralarının zorla gasp edildiğini söyleyip durması ve İbrahim’in kanı davasını bahane eden Sultan Ahmet camii vakasında konuşmaları nedeniyle sonunda öldürülmüştür.

Evliya Çelebi ile birlikte bir dönem eğitim bile alan Cinci, Naima gibi önemli kaynaklarda adı geçmiş bir çok tarihçi tarafından cahil rüşvetçi sahtekâr olarak anılmış,

Padişahı etki altına alarak sadrazam ve şeyhülislam gibi çok kilit devlet adamlarını etkisizleştirmiş,

Devlet kurumlarında makam satmaya başlamış, Girit’e sefer açılmasında etkili olmuş, birçok önemli devlet adamının katline zemin hazırlamış, devlet otoritesinin yok olduğu, sarayda iktidar mücadelesinin yaşandığı bu devrin tipik bir siması olarak tarih sayfalarında yozlaşmış lığın vücuda gelmiş hali olarak yer almıştır.

Kaynaklar;

Naima Tarihi 3 ve 4. Cilt

Halil İnalcık Devlet-i Aliyye 2. Cilt Tagayyür ve Fesat

Koçi Bey Risaleleri(Kabalcı yayınevi)

Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi (YKY )

Yaşamları ve Yapıtlarıyla Osmanlılar Ansiklopedisi (YKY)

Sicil-i Osmani (Tarih Vakfı Yurt Yayınları)

Fakihler Ve Sofuların Kavgası Ali Fuat Bilkan (İletişim Yayınları)

Türk Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

Osmanlı Padişahları Reşat Ekrem Koçu (Ana Yayınları)

Samur Devri Ahmet Refik Altınay (Tarih Vakfı Yurt Yayınları)

Türkiye'nin İlk Güncel Tarih Sitesi

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir