Lala Tayini

Abdülaziz Bey

Kibarzadeler, bazı memur ve tüccarlarla hali vakti yerinde olanlar erkek evlatlarına birer lala seçerler ve onları bu kimsenin idare ve nezaretine verirlerdi. Bu çok eski bir Osmanlı âdetidir. Çocuklarına lala tutamayanlar bile hanelerine hizmet için aldıkları bir uşağı çocuğa göz kulak olmak üzere ayırıp vazifelendirirlerdi. Bu, hanedeki hizmetlerin en önemlisi olduğundan seçim yaparken o maksada uygun ve becerikli biri tayin edilirdi. Dairelerine bu hizmet için ister ağa alan kübera olsun, ister bir uşak kullananlar olsun, bu kimselerin artık hanehalkından biri sayılacağını, haremi ve çocuklarıyla beraber yaşayacaklarını göz önüne alarak en başta sağlam karakterli, namuslu olmaları şartını ararlardı. Evlatlarının idare ve terbiyelerini kendilerine emanet edecekleri lalaların taşıdıkları önem dolayısıyla çocuk terbiyesinde muvaffak olacak şekilde ahlak ve fazilet sahibi, temiz, dürüst, daha önce tecrübe edilmiş, itimada layık, ahlakı ve her hareketi bilinen kişilerden seçilmelerine titizlikle dikkat edilirdi. Çocuklar kibarzadelerden ise, konak içinde bir dadısı bulunur ya da doğrudan doğ­ruya validesinin idaresinde olurlarsa da bu süre yaşla sınırlıdır. Büyümeye başlayınca akranlarıyla, dışardan kimselerle görüşmeleri, münasebette bulunmaları da kaçınılmaz olur. Bu görüştükleri kimseler ahlak ve terbiyeden yoksun ve kötü niyetli iseler, çocukların terbiyeleri bozulur ve kötü telkinlerle bütün bütün baştan çıkabilirler. İşte bu durumlara yol açmamak için çocukların gelişme çağında güvenilir birinin idaresi altında tutulmaları önemlidir. Eskiden beri Osmanlılar bu hususa çok dikkat etmişlerdir. Ticaretle uğraşanlar da bir işi öğrenmek üzere kendilerine verilen çocukların ırz ve namuslarından sorumlu olduklarını düşünerek kendi aralarında koydukları bazı kayıt ve şartlara göre gençleri yetiştirmişlerdir.

Toplumdaki bozuk ahlaklıların muzur fikirleri, diğer gençlere yapacakları zararlı telkinler, kötü hareket ve teşvikleri, bulaşıcı sosyal bir hastalık gibi, milletin iyi davranışlarını, temiz düşüncelerini zehirler, yetişecek gençleri mahveder. Cedlerimiz bu kötü telkin ve hareketlere karşı nasıl davranılması gerektiğine son derecede önem verdikleri için, Osmanlı gençleri pek değerli meziyetlerle yetişmişlerdir. Gençleri zehirleyenlere karşı zabıta da kendini vazifeli sayardı. Zararlı telkinlere açılmış ve kötü hareketleri görmüş genç dimağların sonradan doğru yolu arayıp bulmaları çok zorlaşacağından çocuklara lala tayin ederken memleketleri bile göz önüne alınır, sert tabiatlı ahalisiyle tanınan ya da ekseriyetle saf ve ahmak kimseleriyle meşhur olan veya ahalisi pek düzgün ahlaklı olarak tanınmayan yerlerden gelen kimseler lala yapılmazdı

Lala tayin edilince, çocuk lala önüne çıkartılırdı. Pederi ve velisi, o kimsenin kendisine lala tayin edildiğini söyler, bundan böyle lalanın göstereceği yoldan gideceğini, ne isterse yapacağını ve emrinden çıkmayaca­ ğını, mudaka sözünü dinleyeceğini anlatırdı. Lalanın herhangi bir şikâyeti olursa ona göre davranacaklarını çocuğun yaşına uygun bir ifade ile bildirirlerdi. Lalasına da çocuğa nasıl muamele edeceği ve çocuğun terbiye ve idaresi ile ilgili lazım gelen talimatı verirlerdi. Bu arada olup bitenleri daima incelemeden ve gözlemeden de geri durmazlardı. Çocuk henüz pek küçükse öğle yemeğini yedikten sonra iyi havalarda lalası kucağına alır, biraz gezdirip eğlendirmek, hava aldırmak için sokağa çıkarır, bir kahvehane önüne oturarak gelen geçeni seyrettirir. Eve dönünce de çocuğu avutur, oyalar. Çocuk yürümeye başlamış ise elinden tutar, yavaş yavaş çarşı ve pazarları dolaştırır, zararlı olmayan, çocuklar için yapılmış şekerlerden veya uygun meyvelerden ya da oyuncak cinsi şeylerden alır, gezdirir. Sonra da eve dönerler.

Çocuğun yaşı on-on üçü bulunca uygun mevsimlerde yakın kırlara çıkma zamanı gelir. Çocuk kibarzadelerden ise onun için alınmış olan ufak boylu midilliye bindirilir, lalası da başka bir hayvana biner, çocuğun yanında bulunan seyisin yanı sıra bir eliyle midillinin “eğer”ini arkadan tutarak ağır ağır kırlara çıkarırlar. Ya da kayık ve sandal tutulur, denizden rahatça ulaşılabilen mesirelere götürülüp gezdirilerek eğlendirilirdi. Geceleri erkek çocuklar daima selamlıkta bulunur. Eğlenmeyi sevdikleri için gece alaturka saat içine kadar lalanın yanında bazı ağalar tarafından söylenen masalları dinler, yüzük oyunlarını seyreder ya da oyuna katılarak vakit geçirirlerdi. Ramazanda da pek sevip rağbet ettikleri hayal veya zuhuri kolu oyunlarına, yine lalalarıyla beraber giderlerdi. Dinledikleri incelik ve anlamlarını kavrayacak bir yaşa gelen kibarzade beylere savaş ve döğüş hakkında biraz fikir vermek, kahramanlık kavramı, merdik, yiğitlik, atılganlık duyguları aşı­ lamak için “Feth-i Hayber” , “Muham m edü’I-Hanefi Cengi” , “ Kan Kal’ası” , “ Devler Hikâyesi” “Şeşpay-ı Bahri” gibi kitaplar okutulur, cesaret ve yiğitlik düşünceleri güçlendirilir. Daha sonra, yavaş yavaş silah kullanma, ata binme ve hatta yüzme gibi şeylere de alıştırılırlardı. Bu üç şeyin öğrenilmesi pederi tarafından da gerekli görülüp istenirdi.

Önce ata binmeyi öğrenen çocuk lala nezaretinde kendisine alınan yumuşak huylu ve başı yavaş, dizgini güzel bir hayvana bindirilip gezmeye çıkarılır ve arada ata dizgin vererek koşturmaya alıştırılır. Sonra çocuğa ilk defa kaval denilen bir tüfek alınır ve yanına lalasıyla beraber atıcılıkta usta olanlardan uygun kimseler verilerek kırlara çıkarılır, silah kullanma ve nişan alma usulleri öğretilirdi. Yine lalanın nezaretinde yüzme bilenlerle beraber önce sahilhanelerde, kayıkhanede, sonra civarın sığ ve kumsal yerlerinde denize girilerek yüzmeye alıştırılır. Bu üçünü öğrenmesi peder hakkı addolunurdu. Çocuğun yaşı daha da ilerleyince isterse tabanca ile nişan alma ve kılıç kullanma ve daha ileri giderek kılıçla yedi kat ıslak ke­çeyi kesme usullerini kendisi talim eder öğrenirdi. Ata binmek, silah kullanmak ve yüzmek gibi şeyler yalnız kibarzadelere mahsus değildi. Herkes eskiden çocuklarına bunları öğretirdi. Ata binme, nişancılık ve kılıç kullanmada üne kavuşmuş pek çok kimseler vardı. Maharetlerin sergilendiği olağanüstü gösteriler yapılırdı. Mesela at koşarken eğer boşaltmak tabir edilen, atın karnı altına girip yine eğere çıkmak, dizginde yerden bir şey alıp koşmak, yine koşarken tabanca atarak hedefe isabet ettirmek ve bunun gibi birçok binicilik hünerleri gösterilir, seçkin atıcılık gösterileri sergilenirdi. Mesela bir kılıcın keskin tarafı bir yere tesbit edilir, kılıca kurşun atılır. İkiye ayrılan kurşunun her iki parçasının da eş ağırlıkta olması şarttır. Yüzüğün içinden kurşun geçirmek, birinin başı üstüne konan bezden simitin ortasına yerleştirilen yumurtaya isabet ettirmek, yedi kat ıslak kalın keçenin ortasına bir çelik demir koyduktan sonra kılıçla keçe ve demiri ikiye ayırırken keçeyi devirmemek gibi meleke ve maharet isteyen gösteriler çok sık yapılır ve bunlar şöhret sebebi olurdu.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir