Laisizm

Falih Rıfkı Atay

Tanzimatçı sadrazam:

— Hristiyanlarla Müslümanlar arasındaki hukuk farklarını kaldırdık. Artık hepsi Osmanlı ve eşittirler, demesi üzerine İngiliz büyükelçisi:

— Demek ki, bundan sonra Müslüman kadınlar Hristiyanlarla da evlenebilecekler, demiş ve sadrazam:

— Yoo… İşte bu olmaz, diye yerinden sıçramıştı.

Tanzimat’ta büyük işler görüldüğü inkâr edilemez. Saray, Bab-ı âli ve uyanık Osmanlılar anlaşmışlardı ki, ya Avrupalı olacaktık, ya Düvel-i Muazzama denen yedi pençeli emperyalist dev bizi parçalayıp Asya sürülerine döndürecekti. Tanzimatçılar Osmanlı Türklüğünü bu kara kaderden kurtarabilmek için büyük cesaret göstermişlerdir. 19’uncu asrın başlangıcında Hristiyanlarla Müslümanlar hukukça eşittirler, diyebilmek, 1928’de Arap yazısını Lâtin yazısına çevirmekten daha güç bir şeydi.

Fakat mektebin yanında medrese, yeni kanunların yanında şeriat, sivil mahkemelerin yanında şer’iye mahkemeleri, hâkimin yanında kadı, valinin yanında müftü, sadrazamın yanında şeyhülislâm, 1920’de dahi, olduğu gibi durmakta idi. Bizzat padişah aynı zamanda halife idi. Tanzimat’ın yüzüncü yıldönümüne doğru Bab-ı âli’de yirminci, Süleymaniye’de yedinci asırda idik. Yalnız bütün hakları ile aile değil, üniversitede tefekkür dahi şeriatin kontrolü altında idi. Edebiyat Fakültesinde felsefeyi bir mutaassıp medreseliden okurduk. Bir Ortaçağ teokrasisinin bütün baskısı memleketin dörtte üçünde hissedilmekte idi. Büyük Millet Meclisinin koyacağı kanunların şeriat hükümlerine aykırı olmıyacağı hakkındaki madde Teşkilât-ı Esasiye’nin esas hükümleri arasından çıkmamıştı. Cumhuriyetin kuruluş devrinde bir asırdan beri devam eden medeniyet mücadelesinin kesin zaferi, medenî kanun ve laisizmle kazanılmıştır. Büyük Millet Meclisinden Medenî Kanunu geçirmek ve Anayasayı, devletin dini din-i İslâmdır, maddesini çıkararak layisizm prensiplerine göre tasfiye etmek, devrim davamızın taç giyme törenidir. Türk milletinin bir yirminci asır topluluğuna doğru tekâmül etmesi için artık hiçbir engel kalmamıştı. Bundan ötesi eğitim meselesi idi. Gericiler, bir asırdan beri, Garplılaşmanın dinden ve milliyetten çıkmak demek olduğu fikrini yaymışlardı. Kemalizm, bu masala nihayet veriyordu. Devrimler içinde, ilk defa, Türklüğümüze de kavuşuyorduk. Avrupa ve Asya sınırlarımız arasındaki bu koca ülkede Millî Birlik denen şey, ilk defa İnkılâp Türkiyesinde gerçekleşti. Tanzimat edebiyatında “Ben Türküm,” diyen bir iki aydının nerede ise heykelini dikeceğiz. İnkılâp Türkiyesinde “Ben Türküm,” demeyen aydın kalmamıştır. Batı medeniyet dünyasında İtalyan nasıl İtalyansa, Alman nasıl Almansa, Türk de öyle Türk olacaktı. İslâm Şarkında Arap Arap, Fars Fars, hatta Arnavut Arnavut, fakat Türk Türk değildi. Felsefeci Naim Hoca, daha 1915’te üniversite profesörü iken, Türklük için bulduğu tek kurtuluş yolu onun Araplaşması idi. Dili de Arapça olmalı idi. Bir Eskişehir milletvekili hocanın, İkinci Millet Meclisinde “Ve”yi daima Arap şivesi ile söylemeğe dikkat ettiğini hatırlıyorum. Medrese ve tekke büyüklerinin vizita kartlarından çoğunda soy sonu bir sahabeye, bilhassa Ebabekir’e dayanırdı. Garplılaşmak, aynı zamanda Araplaşmaktan kurtulmak, Türkleşmek demekti. Din, bir vicdan işidir. Müslümanlık, Türklük şuurunda, milliyet mayasıdır. Ama vicdan işi olan din başka, topluluk ve dünya işlerini yedinci asır şartları içinde tutmak ve dondurmak isteyen şeriat başkadır. Atatürk devrimlerine vurulmak istenen din düşmanlığı damgası, medeniyet düşmanlarının iftirasından ibarettir. Yeni Türkiye’nin kuruluş devri bu devrimlerle nihayet bulmuştur. Fakat yaptığımız devrimler bir “zincir kırma” ameliyesi idi. Eski zaman ve eski nizam, âdetleri ile, görenekleri ile, batıl itikatları ile cemiyetin içinde yaşamakta idi. Geniş ölçüde bir eğitim seferberliği ile halk yığınlarına ve halk çocuklarına yeni zaman ve yeni nizam hakikatlerini benimsetmek lâzımdı. Rejimin kaderi nihayet “kayıtsız şartsız millî hâkimiyet” gayesine, yani çoğunluk iradesine dayanan demokrasiye ulaşmak olduğuna göre, bu iradeyi şuurlandırmak, “eski”den hür kılmak zaruretinde idik. Daha “Yeni Rusya” röportajlarında bu tezi savunuyordum. Geçen devrin büyük kusuru bu olmuştur. İlk eğitim işlerinde çok geciktik ve Türk köyünün ancak ucuna ilişebildik. Roma’da rahmetli Recep Peker’le bir tartışmamı hatırlıyorum. Başvekil İsmet Paşa ile birlikte gitmiştik. Recep partinin umumî kâtibi idi. Rejimin parlak başarılarından bahsettiği sırada:

— Mademki bu rejimin mektepleri ve hocaları bütün köyleri kaplamamıştır, hiçbir şey yapmamışızdır, demiş- tim. Mübalâğama öfkelenmişti. Bir hayli tartıştık. Rahmetli çok efendi huylu bir arkadaştı. Kalbi toz tutmazdı. Bir müddet sonra bana:

“Bilsen Falih, seni ne kadar severim. “Zeytindağı’n yok mu, o kitaptaki görüşlerine hayran kalmışımdır,” dedi.

— Aziz dostum, Zeytindağı’ndaki görüşleri topladığım vakit yirmi iki yirmi üç yaşında bir gençtim, şimdi otuz beş yaşındayım, cevabını vermiştim.

Kanunla işleri bitirdiğimizi sanmak ve meseleyi, cemiyetin üst katı meselesi saymak bizim eski hastalığımızdır. Tanzimat’tan beri bir asır, sadece bu üst katı havalandırarak geçmiştir. Milletin yüzde seksen beşi için Tanzimat’tan beri bir gün bile geçmiş olmadığını düşünmüyorduk. Daha devrimin ikinci yılında Atatürk’e ve eserlerine inananlardan çoğu, bir fırsatını bulup memleketten çıkmak, veya memlekette rahat ve kazanç mevkilerini elde etmek için sabırsızlanmakta idiler. Bu harap vatandan uzakta, bu yoksul halktan ırakta, Avrupa şehirlerinde bir devlet konağına yerleşerek, devlet arabası ve devlet dövizi ile ömürlerini hoşça geçirmek veya Çankaya’daki nüfuzlarını iş piyasasına satarak bir iki vurgunda nesillik servetler edinmek hırsı, Çankaya’daki ihtilâlci yuvasını saray havası ile zehirliyordu. Üçüncü Selim devrinin Cevdet tarihindeki etabekân-ı saltanat hikâyesini sık sık hatırlardım. Atatürk, devrimci lider olarak, ordusuz bir komutana benziyordu. Bütün taşra gurbetleri 1923’ten sonra onun piyoniyeleri ile doldurmalı idi. Kendisine gelip de bir iç hizmet istiyen görmezdik, devrim inanıcılarının pek dar kadrosu, ikbal sinekürlerini bir türlü paylaşamazdı.

1923 neslinin vazifesi, Atatürk devrimlerini halka sindirmekti. Bu güç, zahmetli ve belki ilk zamanları nankör bir vazife idi. Devrimlere, bu kanunları koyan ve onlara karşı isyanları cezalandırmak için mahkemeler kuran Meclis, hatta bu mahkemeler bile samimî inanmıyordu. Yeni nizamın hayatı, Atatürk’ün ömrü ile ölçülüyordu. Arkadaşlarından biri Çankaya akşamlarından birinde Atatürk’e:

Sıhhatinizi düşününüz, uzun yaşamaya bakınız, öldüğünüzün ertesi günü heykellerinizi bile kırarlar, demişti.

Onun partisine, tek parti adını verenler yanılmaktadırlar. Halk Partisi en koyu gericilikten en ileri fikre kadar bütün eğilimleri, itiraz edilemez bir prensipler disiplini içinde dizginlemeye çalışan bir karma parti idi. Bu karma parti içinde bizler yabancı idik ve yadırganırdık. Atatürk’e:

–Davaya inanmayanları tasfiye ediniz, inananları etrafınızda toplayınız, gibi telkinlerde bulunduğumuz çok olmuştur.

Umudunu Cumhuriyet devrinde yetişecek gençliklere bağlamıştı. Halkı da bunlar yetiştireceklerdi. Ben Rusya’ya gidip geldikçe daha kestirme, daha çabuk vardırıcı halk ve gençlik eğitimi metotları olduğunu yetkili arkadaşlarıma anlatamıyordum. Biz asrımızın teknik ve metot mucizelerini kavrayamıyorduk. Hakikat odur ki, Atatürk, bu milletin tarihinde, bir milletin tarihinde bir ıslahatçı liderden beklenebilecek her şeyi yapmıştır. İnkılâp devri aydınları, Atatürk’ün bütün ileri hareketler emrine verdiği itibar, kudret ve nüfuzunu “işletmekte” ıslahat tarihleri nesillerinin hepsinden daha az kabiliyet göstermişlerdir. En güç olan sanatı yanında, Atatürk’ün, yetişme tarzından doğma eksikleri vardı. Bu eksikleri tamamlayamadık

Çankaya Falih Rıfkı Atay

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir