Karışık Konstantinopol

Roland Barellies

Bu dönemde, Konstantinopol’ün antik alanları, camileri, sarayları ve dikkat çekici evleri değildi sadece Bertrand’ın ilgisini çeken. Çeşitliliği ve renkliliği ile Konstantonopol’ün yaşayanları da Bertrand’ın ilgisini çekiyor ve merakını uyandırıyordu. Kuşkusuz, Türk görevlilerinin geleneksel giysileri, Sultan Mahmud’un uzun tunikleri ve görevlerinin önemi oranında boyutları değişen geniş tümanları yasaklamasından bu yana basitleşmişti. Ama ünlü Yeniçerilerin saygın mirasçısı birçok asker, öncekiler kadar olmasa da çeşitlilik ve zenginlik açısından şaşırtıcı üniformalarıyla ayırt edilebiliyorlardı. Birçoğu da sofra, yani din öğrencisi, geleceğin kadı ve müftüleriydi. Yalnızca onlar hala eski ulusal giysilerini, şalvarı, hırkayı ve kırmızı fesin çevresine sarılmış sarığı giyiyorlardı. Bertrand, “Sultanın casusları” diye adlandırı­lan gizli polis elemanlarının “büyük kırmızı kalpaklarıyla” ayırt edildi­ğini de belirtir. Bu diğer meslekler için de geçerliydi. Bahçıvanlar, tulumbacılar, kayıkçılar ve yoğurtçular özgün giysileriyle tanınırlardı. Hamallar, zavallı taşıyıcılar mavi kısa pantolonlarının üzerinde görkemli lal rengi büyük kemerler taşırlardı. Aynı şekilde “saray divanları gibi kırmızılı, sarılı, yeşilli, alacalı giyinen” bekçiler, Anna de Noailles’de hayranlık uyandırıyordu.

Mahalle güvenliği söz konusu olduğunda muhtar diye adlandırılan bekçilerin, ağır demir sapaları ve uzun gece yürüyüşleri sırasında çaldıkları davulları vardı; insanlara huzur içinde uyuyabileceklerini haber vermek için onları uyandırırlardı! Uzaklardan duyulabilen davut sesi ile varlığını haber veren bekçi, kötü niyetlileri uzaklaştırıyor ve böylece kötü karşılaşmaları önlüyordu. Daha kibar olunabilir miydi?

Asyalı, Avrupalı ve Afrikalı insanlar, Konstantinopol’de sanki uç bir karışım oluşturmak üzere bir araya gelmişlerdi: Fistanlarıyla Yunanlı­lar ve Arnavutlar, kabarık kısa pantolonlarıyla Yahudiler, rengarenk türbanlarıyla Kürtler, parlak kırmızı işlemeleriyle Çerkezler, garip renklerle Yemenliler, tertemiz beyaz giysileriyle Sudanlılar, ait oldu­ğu gruba göre özel başörtüsü taşıyan Araplar. Hepsi gururla geleneksel giysilerini giyiyorlardı.

Batılı edebiyatçılar Konstantinopol’e romanları için imaj ve konu aramaya; yatırımcılar ve iş adamları anlaşmalar koparmaya; diplomatlar da şansölyelik gizi içinde, daha yumuşak, fötr şapkalı savaşlarla nu­fus alanı, ayrıcalık ve toprak almaya geliyorlardı. O dönemde Bertrand’ın diplomasi ve iş dünyasına ilgisi fazla de­ğildi. Ama bu dünyayı ihmal etmiyordu. Gözlüyordu ve daha sonra da objektif bir gözle yazıyordu. Bir gün aniden, bu dünyaya beklenmedik biçimde girdi.

O sıralarda merakla izlenilen bir kişiydi. Özellikle Yıldız’da ilginç ve değişik bir kişi olduğu düşünülüyordu. Sultanın çevresindekiler soruyordu: Peşinde koştuğu amaç neydi? Hiçbir şeyin peşinde değilmiş gibi görünüyordu. Bu mümkün müydü? Burada Kapı’nın nazırları ve önemli kişileri arasına giren, imparatorluk Prenslerinin eğitimi için se­çilme şansına sahip olmuş, Damatlarla sık görüşen; özellikle de Majesteleri Sultana yaklaşma ayrıcalığına sahip olarak her gün Saraya gelen bir adam olarak görülüyordu! Ve bütün bunların bir açıklaması olmaması daha da şaşırtıcıydı! Üstelik bu yıllardır böyle sürüyordu! İlginç değil miydi? Genellikle bu düzeyde saygınlığa erişen kişiler ernekli olmaktan çekinmezlerdi; daha önce gözden düşürülmedilerse şanslıydı­lar. Şans ya da gözden düşme. Başka bir yol bilinmiyordu. Herkes için geçerli olan şeyler, Bertnard Bareilles uymuyordu! Garip değil miydi?

Yıldız’da Sultanın çevresindekiler, ya aşırı derecede kuşkuyla bakıyorlar ya da açıkça onu kınıyorlardı. Bu tür çıkarsızlık onlara tamamen saç­ma ve ayıplanacak bir sorumsuzluk olarak görünüyordu. Bertnard’ın yaşadığı mahalle olan Pera’da, Yunanlılar ve Ermeniler başta olmak üzere Frenk diye adlandırılan Batılı Hıristiyan reaya hakimiyeti vardı. Stambouline, Stamboul ve Levant Herald’da bu topluluk üzerine sayısız makaleye imza attı; özellikle de kadınlar, Türkler, Fransızlar ve Levantenler üzerine. Pera’da olduğu gibi modern kentte de, “Kırım Savaşı sonrasında Hıristiyanların da Avrupa modasına uymaya başladığı gözlendi. O zaman dek münzevi bir hayat sürdürüyorlardı. Kadınlar gezilerde kocalarının koluna girmeye utanırlar ve çocuklarının ellerini tutarak, kocalarının birkaç adım gerisinden yürürlerdi. Dindaşlarının ve belki de Müslümanların alay etmelerinden çekiniyorlardı.”

Stambouline, faytonların geçişine engel olacak derece çukurlarla dolu sokak ve yollardan söz eder. “Yalnızca bir atla, genellikle de kiralık bir atla, yaya olarak eşlik eden beygirci, beygirle ya da tahtırevanla geçilebilir. Levantenlerin baloya, kiliseye, gece gezmesine gittiği tahtırevanlar. ‘Varietes’deki gösteri gecelerinde tahtırevanlar evlerin önünde sıraya diziliyorlardı. İki hamal kayışlardan tutuyor ve kaygan kaldırımlarda çevik bacaklarıyla müşterilerini taşıyorlardı. Pudralanmış ve başlarında kocaman danteller bulunan küçük Levantenlerin, ipek kapitoneli para keselerin de, para eksik olmuyordu.”

Stambouline, “Fransız ve Türk usüllerinin” karıştığı bu yaşamın güzelliğinin zevkle tadını çıkarıyordu. “Yolculuktan dönen genç erkekler birbirlerine aktarıyorlar, yaşlılarda diğerlerine uyuyorlardı.” Modaya uymak için, İtalyan kökenli ifadeye göre alla franca, Türk­çe’de alafranga yani, “Fransız usulü” yaşamak gerekiyordu. Avrupalı­lar da geçici bir süre için, İtalyan kökenli ifadeye göre alla turca, Türk­çe’de alaturka yani, “Türk usulü” yaşamaya merak salmıştı. Stambouline, “Halı ve divanlarla kaplı bu evlerin konukseverliği ve yabancıyı karşılamaktan mutlu olan erkeklerin sıcak kabullerinin, bana çok şey kazandırdığını itiraf etmeliyim. Yalnızca Greko-Latin yaşamının geri kalınmış kokusuna benzediğini ve patriarkal olduğunu bildiğim adetlerin, fizyonamisi açığa çıkıyordu. Utangaç ve nazik kadınlarla yaşlılar pek dışarı çıkmıyorlardı; gençler herkes için uğraşıyorlar ve yaşamları sıkıntısız geçiyordu,” diye ekliyordu. Ve bitirirken bir gezginin notundan alıntı yapıyordu “Yeryüzünde Pera’daki kadınlardan daha hoş yaratıklar olabileceğini düşünmüyorum … tarzları, davranışları ve etkisinden kurtulmanın imkansız olduğu yumuşaklıkları.” Aslında Bertrand, “bu hakimiyetinden kurtulmak” için asla büyük bir çaba göstermedi ve Leontine, çoğunlukla bunun tersini yaptığına tanık oluyordu. imparatorluk Prenslerinin eğitimi, Mekteb-i Tıbbıye-i Askeriye-i Şahane ve Mekteb-i Bahriye-i Şahane’de yaptığı Fransızca öğretmenliği, Sultan tarafından seçilmiş olmanın prestiji ile kendine özgü cazibesinin korkunç bir çekiciliği Benrand’ı, Konstantinopol salonlarında ve kentte verilen yemeklerde aranır bir kişi yapmıştı.

Türklerde olduğu gibi reayalarda da akşam yemekleri çok geç yeniyordu. Üstelik davetliler ne kadar yüksek mevkidense, o kadar geç servis yapılıyordu. Kibarlık abanılıyordu. Öyle ki, onlardan çabucak kurtulmak istendiği düşünülecek korkusuyla, davetlilere ne kadar saygı göstermek isteniyorsa o kadar uzun süre aç kalınıyordu. Buradan da anlaşılacağı gibi, genellikle davetliler evlerine dönemiyorlardı; özellikle de, gün batımında deniz seferleri bittiğinden, evleri Boğazın karşı yakasında olanlar. Bu durumda geceyi ev sahibinde geçirmek gerekiyordu. Ev sahibi yataklar serip, konuklarına terlik ve gecelik veriyordu. Ayrıca Bertrand, Asya yakasında Avrupa yakasına göre geleneklerin daha katı biçimde uygulandığını gözlemişti ve notunu almış­tı: “Burada eski güzel zamanlardaki gibi günbatımından sonra elinde fener taşımak zorunludur. Yoksa bir bekçi sizi durdurup, sorguya çeker. isminizi, işinizi, nereden gelip nereye gittiğinizi açıklamanız gerekir.” Kısacası bu da, eve dönmek için ertesi günü beklemenin başka bir nedeniydi. Bu gece yemeklerinin sayısı giderek artıyor, evde de LContine bekliyor ve endişeleniyordu.

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir