İttihat ve Terakki Neden Kuruldu?

Kazım Karabekir

İttihat ve Terakki Cemiyeti’ni zaruretler doğurdu. Bu zaruretleri kavramak için devlet ve millet bakımlarından hak, hürriyet ve vazife hakkında birkaç söz söylemek gerektir. Hürriyet, hak, vazife fikirlerinin arasında sıkı bir bağlılık vardır. Bu mefhumların ayrı ayrı menşe ve tekamüllerini araştırırken üçünün birden karşı­ mıza çıkması bundan ileri geliyor. Hürriyetin, hakkın, vazifenin kaynakları ve mahiyetleri hakkında metafizik, ahlak ve ekonomi ve sosyolojide birbirinden farklı görüşlerle birtakım teoriler ortaya konduğunu biliyoruz. Bu teorilerin mukayese ve münakaşasına girişmek ve bize hak ve hürriyetin eskiden ve şimdi bunların hangisine göre anlaşıldığını ve tatbik olunduğunu göstermek tek ba­ şına bir kitap dolduracak kadar ağır ve geniş bir mevzudur. Ben, burada sadece bir cemiyetin en sağlam bağları olan bu üç mefhumun asırlarca süren uzun bir devre içinde birçok Şark milletleri arasında gereği gibi teşkilatlandırılamaması yüzünden doğan neticeler üzerinde durmak istiyorum: Hakikaten Şark’ta en eski medeniyetlerden beri hak, hürriyet, vazife mefhumları üzerinde dinler, filozoflar, mütefekkirler inceden inceye işlemişler; bu işleyişten çıkan fikirler zaman zaman fiil haline geçmiş, hatta ihtilallere, inkılâplara sebep olmuş, fakat bütün bu fikirler ve hareketler sistemli teşkilatla takviye edilmediğinden sürekli olamamış ve Şark cemiyetlerinin derinliklerine kadar nüfuz edememiştir, işte Garp âlemine esas itibariyle Şark’tan geçen hak ve hürriyet fikirlerinin yeni zamanda Garp’ta yerleştikten sonra Şark’ta yabancı gibi görünmesi, hatta yadırganması bu teşkilat farkından ileri gelmiş olsa gerektir. Zira, Garp bu fikirleri, hele Rönesans’tan sonra yalnız zihninde evirip çevirmekle kalmamış, hayatına sokmak istemiş, bunun için içtimai ve siyasi cihazlarla ve sistematik bir surette teşkilatlandırmıştır. Hususiyle yeni zamanda “devlet” fikri etrafında Garp âleminde görülen vuzuha ve inkişafa mukabil Şark’taki karışıklık ve durgunluğun sebebini de bu teşkilat işinde arayabiliriz: Devlet, Garp’ta millete hizmet eden bir siyasi teşekkül haline gelmeye başlarken birçok Şark memleketlerinde ve Osmanlı saltanatında o, millet için bir gaile ve bazen de bir haile olmaya yüz tutmuştur. Zevk ve sefasına düşen hükümet adamları içinde halkın ızdırabıyla âdetâ eğlenenler vardı. Bunlar; dini ve ahlaki prensipleri bilmeyen, bilseler de inanmayan yahut bunların manevi müeyyidesine aldırmayan ve milletin içinden çıkan hukuki bir murakabe teşkilatı da bulunmadığı için alabildiğine şımaran bir takım türemişti. Bunlara artık devlet adamı denemezdi. Garp âleminde hayata ve teşkilata giren, Fransız Ihtilali’yle bütün beşeriyete de telkin edilmek istenilen hürriyet, müsavat, adalet… fikirlerinin serpintileri nihayet bize de geldi. Devletin bir inhilale doğru gittiğini gören bazı mütefekkirler milli tarihimize göre bize yabancı olmaması lazım gelen bu fikirleri bizim cemiyetimize de benimsetmek, bizi de Avrupa’da olduğu gibi teşkilatlandırmak istediler. İşte bu istek ve bu çığır; memleketimizde nebülöz halinde birtakım toplantıların belirmesine yol açmıştır. Şöyle ki:

Bu ilk toplantılar Sultan Mecid’in sonsuz israf ve sefahatine karşı bir kıpırdanmadır: “Umûr-ı Devleti Islah” namıyla bir cemiyet teşkil eden (1859) ve haber alınarak Kuleli’de (Çengelköyü’nde) muhakemeleri yapılan vatandaşlar işte böyle bir töhmet altında idiler (1860). Daha sonraları Sultan Aziz’in daha azgınlaşan cehil ve israflarına karşı nebülöz bir parça katılaşmaya yüz tuttu. Bu katılık, nihayet padişahı hal’ edebilen ve ilk defa olarak bizde meşruti bir idare kurabilen siyasi bir kudret haline de gelebildi. Yeni Osmanlılar Cemiyeti (Avrupalıların Jön Türkler -Genç Türkler- dediği) 1867’de programını neşretmiş ve 1876’da hedefine varabilmişti. Fakat bu cemiyet halk tabakalarına kadar kök salmadığı gibi Rusların Türk ordularının güzide kısımlarını mahvederek İstanbul önlerine kadar gelmesi neticesi Sultan Hamid’in emsallerinden daha azgın istibdadına yol açmış ve bu cemiyet erkâ­nını ortadan kaldırarak tamamıyla sindirmiş ve kendi vehmi de günden güne artmıştır. Abdülhamid’in münevverlerimizin çoğalmasından ürktüğünü gösteren tavırlar takınması, nihayet kendini zulmün, geriliğin hamisi ve müsebbibi vaziyetine düşürmesi bizde hürriyet cereyanlarının biraz daha kökleşmesine yol açmıştır. Abdülhamid de kendinden evvelki padişahlar gibi etrafına toplananlardan, milletten evvel kendi nefsine ve saltanata sadakat bekliyor; onlar da şahsi men faatleri için ona sadık görünüyorlar, milletin halini ve istikbalini hiç düşünmü­yorlardı.

Medeni dünyanın her sahada terakki ederek hürriyet ve refaha doğru gittiğini gören ve anlayan milletseverler çoğaldıkça, Sultan Hamid mensuplarının keyfi ve cahilane idaresiyle bitkin bir hale gelen halkımızın benliğini kaybederek müstemleke halkı olmaya sürüklendiklerini ve ordumuzun da âciz ellerde ve alaylı zabitler idaresinde günden güne zayıfladığını gören gençler; meşruti idareyi kurmayı ve onun koruyucusu olmayı hedef tutan “Ittihad-ı Osmanî” namındaki cemiyeti teşkil etmişlerdi (1889). Sonraları İttihat ve Terakki namını alan bu teşekkül milleti hayli irşad etmesine ve büyük ümitler vermesine rağmen emeline muvaffak olamadı. Sultan Hamid bunun teşkilatını haber aldı ve zulüm ve şenaati altında onu ezdi. Fakat milletin hürriyet ve adalet aşkı sönmedi. Bilakis sarayın baskısı arttıkça bu asil ruh da genişledi ve kuvvetlendi. Yeni Osmanlı Cemiyeti’ni kuran Namık Kemal ve Ziya Paşa’nın Sultan Hamid’in aleyhindeki neşriyatı, Ali Suavi’nin öldürülmesi, Mithat ve Mahmut paşaların boğulması2 ve birçok kimselerin ve mektep talebesinin çöllere sürülmesi veya öldürülmesi ve sarayda, Taşkışla’da, Beşiktaş, Beyoğlu karakollarında yapılan işkenceler milleti tamamıyla Sultan Hamid ve etrafındakilerden nefret ettirmişti. Bir taraftan yoksulluk, öbür taraftan da Yemen ve Makedonya ihtilalleri bilhassa Türk halkını perişan ettiği halde saray ve onun sadık bendeleri ve hafiye gruplan refah içinde yaşamaktan zevk almakta devam ediyorlardı.

Osmanlı camiasından ayrılan ufak milletler büyük devletlerden de yardım görerek medeni camiada birer devlet olarak yer aldıkları ve ordularını da Osmanlı camiasından koparmak için uğraştıkları parçaların işgalleri için icap eden işleri başaracak surette gençleştirdikleri ve modern bir hale getirdikleri halde Türk milleti yapayalnız eziliyor ve geri gidiyordu: Kapitülasyonlar ve Düyûn-ı Umumiye3 gibi iktisadi ve mali zincirlerle eli ayağı bağlı olan zavallı Türk milleti; sarayın cahil ve mütereddi insanlarının ağızlarına vurduğu kilit yüzünden fikrî inkişaftan da mahrum kalıyor ve ne Avrupa’nın aldığı terakki hızını ve siyasi hırsını ve ne de Türk milletinin içinde bulunduğu gerilik vaziyetini ve düşeceği uçurumu görebiliyordu. Gittikçe yaklaşan tehlikeye karşı duracak biricik kuvvet olan Türk ordusu da Sultan Hamid’in vehmine kurban olmuştu. Atış talimlerinden ve manevralardan mahrum edilen Türk ordusu âtıl bırakılmış kumandanlar ve erkân-ı harbiye heyeti elinde ancak iç asayişin teminine muvaffak olabilecek bir kudrette idi. Bu hal onu uzun yıllar, istense dahi, memleketi müdafaa edebilecek bir kudrete çıkartamayacak kadar da vahimleşmişti.

Avrupalılar iktisadi ve mali ve hatta siyasi her işimize hâkim olmuşlardı. Ve en acıklısı Türk milletini gerilik ve kabiliyetsizlikle itham ediyorlardı. Artık müstemlekeleşmeye hazırlanmış olan Osmanlı topraklarının Avrupa devletleri arasında paylaşılması tehlikesi de baş göstermişti. Büyük devletler; aralarında bir harp çıkarmadan adım adım bu işi ilerletecek bir formül bulmuşlardı. En çok Makedonya’da tecrübe sahasına koydukları bu formül şu idi: Türkten gayrı unsurlara ihtilaller yaptırmak, sonra da orayı nüfuz mıntıkalarına ayırarak jandarma ve idari kontrol koymak ve asayiş büsbütün bozulduktan sonra kati işgallere başlamak. Rumlar, Ermeniler, Bulgarlar, Sırplar… hatta dini camia içinde Türklerle kaynaşmış olan Araplar, Arnavutlar… hep bu maksatla tahrik olunuyor ve silahlandırılıyordu. İşte bu inhilal tehlikesine karşı vatanseverlerin yıllardan beri ruhuna sinmiş olan hürriyet duyguları bir ideal halinde yeniden tebellür etmiş ve milletin faal, fikirli, fedakâr, faziletli ve feragatli evlatlarını büyük bir hızla birbirine bağ­layarak tehlikenin karşısına dikmiştir. İşte bu kaynaşma neticesinde memleketin hakiki sahibinin sadece padi­şah ve bendeleri değil, onu kanı pahasına kazanan ve korumaya çalışan millet olduğunu fiiliyat sahasında ispat etmek maksadıyla kurulan cemiyet İttihat ve Terakki’dir.

Kazım Karabekir – İttihat ve Terakki Cemiyeti.

 

“İttihat ve Terakki Neden Kuruldu?” hakkında bir görüş

  1. Bugünün ak sarayında en mütecaviz bir şekilde gaflet,delalet,hıyanet ve hatta şahsi menfaatleri için papaz elbisesi dahi giyerim,giydi de/diyenleri ibret ve dehşetle anlatmakta,açıklamaktadır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir