İslamiyetten Önce Türkler

David Kushner

Tarihçilere göre Türkler, milletler ailesinin yeni bir üyesi değildi. Eski çağlardan beri değişik isimlerle yeryüzüne yayılmış, oldukça eski bir ırktı. Eski İranlılarla sıkı münasebetleri olan bu ırk veya kavim, Yunanlılar ve İsrailoğullannı da biliyorlardı. İslâmiyet’ten binlerce yıl önce Hindistan, Turan, Iran ve Bâbil bölgelerini ele ge­çirmişlerdi. Medeniyet merkezleriyle her zaman sıkı bir ilişki kurmuşlar, çeşitli milletlerin değişik kültürleri arasında bir köprü vazifesi görmüşlerdi. Türkistan’a yerleş­tikleri zaman Çin ve Iran arasında bir ulaştırıcı rol oynamışlar ve her iki medeniyetin meyvelerinin birbirlerine taşınmasına hizmet etmişlerdi. Aynı hizmeti Batı Asya’­ da Mısır, Asur ve Bâbillüeri birbirleriyle tanıştırarak da yerine getirmişlerdi. Bundan da anlaşılıyor ki Türklerin medenîleşme ve başkalarını medenileştirme kabiliyeti do­ğuştan mevcuttu. Başka medeniyetlerden gördükleri iyi şeyleri kendi millî geleneklerine ve âdetlerine uydurarak onları kendi malları gibi kabul etmekte tereddüt göstermemişlerdi. Necib Âsim şöyle demektedir:

“Türkler olmasaydı o koca Asya’da ne İran ne Çin ve ne de Arap fikirleri kendi siyasî hudutlarından öte geçemezlerdi”

Fakat Türkler sadece başka milletlerin kültür taşıyıcıları olmakla kalmamışlardır. Onlar en eski medeniyetlerle çağdaş olan, kendilerine has bir medeniyetin de kurucularıydılar. Bu medeniyetin özelliklerini açıklamak gerekirse, her şeyden önce Türklerin ahlâkî dürüstlüklerine önemle temas etmek gerekir. Ikdam’daki bir makaleye göre, değişik milletleri birbirleriyle karşılaştırmak için öl­çü olarak kabul edilebilecek bir çok noktalar vardır. Bunlar da sabır, cesaret ve medenîleşme kabüiyeti gibi İnsanî meziyetlerdir. Bütün dünya bu üç özelliğin asil Türk milletinin özelliği olduğunu kabul etmektedir. Aynı ruh içinde Necib Âsim şunları yazmaktadır:

“Bugün medenî milletlerin o zamanki halleri Türk ve Moğolların ki ile mukayese edilirse Türklerin ahlâk ve diğer faziletler bakımından onlardan kat kat üstün oldukları görülür. Türk ve Moğollarda Romalılar, Yunanlılar ve Arapların cahiliye devrinde görülen kötülüklerin hiç birisi değilse de pek çoğu görülmez”

Diğer eski medeniyetlerle karşılaştırılırsa bu eski Türk medeniyetinden çok az şeyin kalmış olması bizi bir takım affedici açıklamalara zorlamaktadır. Türklerin medenî gelişmelerini gösterecek eserleri Yunan, Roma, Iran ve Çinliler gibi koruyamamaları kendi suçlan değildi. Bu onların coğrafî yerleşmelerine bağlıydı. Türkler bu bölgelerde mümkün olduğu kadar yerleşik bir medeniyet kurmalanna rağmen etraflarında çoğu zaman yapılan her şeyi yıkmaya çalışan kavimler mevcuttu. Necib Âsım’ın belirttiği gibi bir başka sebep de Türklerin devletlerini hangi hükümdar yönetirse yönetsin daima şan ve şeref kazanmaları ve bunun sonucu olarak da bu eski eserlerin bütünüyle Türklere ait olması gerekirken çeşitli hânedanlara maledilmiş bulunmasıydı. Buna örnek olarak Osmanlı ve Çağatay vesikaları gösterilebilir.

Bununla birlikte yeni keşifler Türklerin insanlık medeniyetine olan hizmetlerini daha iyi ispat etmektedir. Meselâ Türkler, yazılarını Asurlulara öğretmiş olabilirler. Ayrıca kendi kitabeleri de Orta Asya’daki Orhun nehrinin kıyısında bulunmuştur. Bu da Necib Âsım’a göre Türk edebiyatının çok önce, peygamber zamanında «Avrupa’nın henüz cehaletin karanlığı içinde bulunduğu esnada» başlamasının bir ispatıydı. Bu kitabelerin tarihçesi hakkmdaki tartışmalarda Necib Âsim bu yazıların Türk yaratıcılığından geldiğini, başka kitabelerle uzaktan yakından bir ilgisi olmadığını ve Türkler tarafından kullanılan daha sonraki yazılara da tesir ettiğini savunmaktadır48. Türklerin değer ve başarıları, tarihleri dışında savaş­ larda da görülmektedir. Yazarlar Türklerin savaş sanatındaki ihtisasları ve başarılarından dolayı daima gurur duyuyorlardı. Aynı zamanda onlarda, bu savaşları medeniyet alış verişine sebep olan savaşlar – savaşlar olmasaydı kültür ve medeniyetler yayılmazdı – şeklinde görme eğilimi mevcuttu. Diğer taraftan savaşın Türk halkına yapılan baskılar sonucu çıktığı da belirtiliyordu. Necib Âsım’a göre Tüîkler yaşadıkları yerlerde daima komşularının sürekli hücumlarına maruz kalmışlardı. Bu yüzden savaşlarla yoğrulmuşlar ve daima da muzaffer olmuş­ lardı. Ancak barış zamanında atlarından indikten sonra hızlı bir şekilde yerleşik hayata geçmişlerdi. Türklerin «Kılıç adamı» diye adlandırılmalarının sebebi onların yalnız muzaffer olmalarında aranmamalıdır. Necib Âsim ayrıca Ortaçağda Türkler arasındaki barışın yaygın oldu­ğu fikri üzerinde de duruyor ve bunun Avrupa’da sadece yakın zamanlarda görüldüğünden bahsediyordu. Ayrıca VI. yüzyılda Çin ve Bizans’a bir anlaşma teklif ederek iki imparatorluk arasındaki ticaret yollarını güvenlik altına almak isteyen bir Türk prensinin bulunduğunu da söylü­yordu. Bir anlaşmazlık halinde kendisi bir hakem, vaziyeti kontrol eden bir polis olacaktı. Fakat bu teklif nedense kabul edilmemişti.

Ortaçağlarda Avrupa ve Batı Asya’ya yapılan çeşitli Moğol istilâlarıyla doğan menfi görüşün, Türklerin barışsever ve yapıcı olduğu fikriyle değiştirilmesi gerekiyordu. Bu, çok önemli bir noktaydı. Zira yeni modem ırk teorileri, Türk ve Moğollar arasında belli bir ilgi olduğunu ortaya koyuyordu. Müslüman ve Osmanlı tarihçileri, Avrupalıların bu görüşlerinin kaba, kanlı ve yıkıcı olduğu görüşünde birleşiyorlardı. Müslüman olmayan Moğollar, Cengiz Han’ın torunu Hülâgu başkanlığında 1258’de Abbasî halifeliğini yıkmışlar, daha sonra içlerinden bir kısmının Müslüman olmasına rağmen diğer Müslüman hânedanlıklar için bir tehlike olmaya devam etmişlerdi. Osmanlı imparatorluğu bile XV. asrın başlarında bu saldırı­dan kurtulamamıştı. Moğollar hakkındaki bu olumsuz gö­rüş böylece yayılırken Avrupa’dan gelen fikirlerle daha da kuvvetlenmişti. Ancak özellikle Necib Âsım’m yazılarında görüldüğü gibi – L. Cahun’dan etkilenmişti – değişik bir görüş vardı. Necib Âsim Moğolları medeniyet yıkıcı olarak gören yaygın görüşe itiraz ediyor ve Moğol hânedanlanın hâkim oldukları topraklara kültür götürdüklerini ve oraları imar ettiklerini söylüyordu. Moğolların başarılarını kısmen İslâm medeniyetini kabul etmelerine ve bilhassa «Türk kültür ve itidaliyle karışmalarına» bağ­lıyor ve onları «Türk medeniyetinin kurucuları» olarak görüyordu. Şurası açıktır ki Necib Âsim, Türk medeni­yetini açıklamak için ırkî özelliklere, İslâmî inanç kadar ve hatta ondan daha fazla önem veriyordu. Türk Tarihi adlı kitabının «Başlangıç» kısmında Moğol ve Türklerin başarılarından bahsettikten sonra  VI. yüzyılda Budist Moğol ve Müslüman Batı Türklerinin ayrı sahalarda bulunmalarının birbirlerine yardım etmekten alıkoyduğunu, fakat «eski karekterleriııi» devam ettirdiklerini söylüyordu

Kaynak:

David Kushner – Türk Milliyetçiliginin Doğuşu (1876-1908)

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir