Hürriyet

Mustafa Kemal Atatürk

Demiştik ki, devlet, vatandaşların her tür hürriyetini korur. Şimdi hürriyetin ne olduğunu anlayalım; Hürriyet, insanın, düşündüğünü ve dilediğini kesin olarak yapabilmesidir. Bu tanım, hürriyet kelimesinin en geniş anlamıdır, insanlar, bu anlamda, hürriyete hiçbir zaman sahip olmamışlardır ve olamazlar. Çünkü bilinir ki, insan tabiatın yaratılmışıdır. Tabiatın kendisi dahi, kesinlikle hür değildir; evrenin (kâinatın) yasalarına bağımlıdır. Bu sebeple insan ilk önce, tabiat içinde, tabiatın yasalarına, koşullarına, sebeplerine, etkenlerine bağlıdır. Örneğin, dünyaya gelmek veya gelmemek, insanın elinde olmamıştır ve değildir, insan, dünyaya geldikten sonra da, daha ilk andan, tabiatın ve birçok yaratılmışın zayıf olanıdır. Korunmaya, beslenmeye, bakılmaya, büyütülmeye gereksinim duyar.

Hürriyetin Tarihi Gelişimi

İlkel insanların, tabiatın her şeyinden, gök gürültüsünden, karanlıktan, taşan bir nehirden ve vahşi hayvanlardan ve hatta birbirlerinden korktuklarını biliyoruz, ilk duygu ve düşüncesi korku olan insanın her düşünce ve dileğini kesin olarak yapmaya kalkışmış olması düşünülemez.

İlkel insan gruplarında, ata korkusu ve sonunda, büyük kabile ve kavimlerde, ata korkusu yerine geçen Allah korkusu, insanların kafalarında ve hareketlerinde hesapsız yasaklar yaratmıştır. Yasaklar ve hurafeler üzerine kurulan birçok alışkanlıklar ve gelenekler, insanları düşünce ve harekette çok bağlamıştır. O kadar ki, kişisel düşünce ve hareket serbestisi gibi bir hak kavramı bilinmemiştir. Toplulukların başına geçebilen adamlar, toplumu Allah adına yönetirlerdi. Her türlü hak ve yetki onlarda idi. Bireyin hakkı, hürriyeti, söz konusu değildi. Buraya kadar olan görüşümüzü, şöyle bir neticeye bağlayabiliriz; İnsan, öncelikle tabiatın esiri idi; sonra, buna, gökyüzünden kuvvet ve yetki alan bazı adamlara esir olmak eklendi, insan topluluklar büyüdükçe ve devlet haline geldikçe, bireyler üzerindeki ağırlık o kadar çoğaldı. Devletin başında bulunan adamın hakkı, sınırsız, kayıtsız, şartsız kesin bir kudret olarak kabul ediliyordu. Devletin şekli imparatorluk veya cumhuriyet olsun, bunun önemi azdı; bireyin, kişisel bir hakkı yoktu. Eski zamanlarda insanların, yapabildikleri medeniyetlerinin en yüksek devirlerinde böyle idi. Bireyin hakkı, hükümdarın menfaatine olarak, ilahi hak içindeydi. Bu hakka dayanarak, hükümdar, halkının hürriyetini istediği gibi kullanma yetkisine sahip olabiliyordu; bu, bireyin hakkına saldın sayılmazdı. Hükümdarın kudreti için dinlerden çıkan sınırdan başka bir sınır tanımıyordu. Hükümdarın yapmaması gereken şey, Allah’ın yasakladığı şey olacaktı. İnsanlar, düşünsel gelişimde ilerledikçe, kendi kökenlerini daha açık düşünmeye başladılar; yavaş yavaş onun büyüklüğünü daha iyi anlamaya ve değerini bilmeyi başardılar. Doğanın, her şeyden büyük ve her şey olduğu anlaşıldıkça doğanın çocuğu olan insan kendinin de büyüklüğünü ve onurunu anlamaya başladı.

şte, insanlar, bu anlayış derecesine yükseldikten sonradır ki “doğanın, insanda yarattığı bütün yetenekler, çalışmalarını serbest olarak yapmayı ve serbest olarak geliştirmeyi gerekli kılar; bu gereklilik doğaldır; doğanın verdig baktır ”, düşüncesine ulaştılar. Artık bundan sonra birey ile hükümdar ve devlet arasında, hak davası ve hak mücadelesi başlar. Bu mücadele devletlerin iç gelişmelerinin tarihidir. On altıncı asırda, ileri sürülen düşünceler şöyle idi; Hükümdar, emirleriyle, yasalarıyla ilahi hakkı olduğu gibi doğal hakkı da bozamaz. Doğal hakkın da, Allah tarafından verilmiş gibi kabul edilmesi gerekir. Hareket noktası, bu düşünce kaldıkça, hükümdar kudret sınırının temelini, Allahlık sıfatı düşüncesi ve ilahi irade oluşturdu. Çünkü doğal haklar da, aynı temele bağlanmıştı. Hükümdar, bu sınıra saygı duyuyor idiyse, bu saygısı dini bir görev kabul ettiğindendi, yoksa bireyin, hükümdara karşı istekte bulunabileceği hiçbir hak tanınmış değildi. Bireysel haklar görüşü, tabii hak düşüncesi, Allahlık sıfatı düşüncesi temelinden gökyüzünden koparılarak yeryüzüne indirildikten sonra, meydana çıkabilmiştir.

Bireysel Hürriyet

Bireysel haklar görüşünün temeli şöyle kuruldu; Her türlü hakkın kökeni, bireydir. Çünkü gerçek hür ve sorumlu olan yaratılmış yalnız insandır. Buna göre, bireyin, yalnız, doğal hak ve ahlaki sorumluluk ile bağlı olan gerçek bağımsızlığı bütün medeni oluşumlardan önce, ilk hal olarak, gidiş noktası gibi kabul edilmektedir. Ancak, diğer taraftan, insanların, sosyal ve siyasi kuruluşlar halinde bulunması da doğal ve gereklidir. Bu kuruluşlar ise, kısmen zorunlu, yazılı kanun hükümlerine göre gelişir. Bu değerin varlığı oranında ve zekânın bu varlığın seyrini ve yönünü belirleyebildiği oranda, insanlann hürriyet ve iradeleri, bu varlığa boyun eğmek zorundadır. İnsanlar, hareketlerini, bu varlığın seyir ve yönüne uydurmak zorundadır. Bu zorunluluk ve gereksinim durumu, gerçekte, uzaklaşılması mümkün olmayan bir sonucu daha mükemmel ve daha ahenkli yapmaktadır. Yaradanın ve tarihin ürünü olan bir milletin bireyleri, her zaman bu gerçekle, karşı karşıya bulunmakta olup ve ona saygı gösterirler. Böyle bir milletin kurduğu devletin de temeli ve hedefi bireysel hak olur. Bireyin birinci hakkı, doğal yeteneklerini, serbestçe, geliştirebilmesidir. Bu gelişimi sağlamak için ise, en iyi araç, bireye, diğerinin benzeri hakkına zarar vermeksizin, tehlike ve zarar kendine ait olmak üzere, ona kendi kendini istediği gibi yönetmeye ve yönlendirmeye izin vermektir. işte bu serbest gelişimi sağlamak, bireysel haklann oluşturduğu çeşitli hürriyetlerin eksiksiz amacıdır. Bu haklara saygı göstermeyen siyasi toplum gerçek görevinde hata etmiş olur ve devlet varlığının sebebini ve anlamını kaybeder.

Sosyal ve Medeni Hürriyet

Çağdaş demokraside, bireysel hürriyetler, özel bir değer ve önem almıştır; artık bireysel hürriyetlere devletin ve hiç kimsenin kanşması söz konusu değildir. Ancak bu kadar yüksek ve değerli olan bireysel hürriyetin medeni ve demokrat bir millette, neyi ifade ettiği, hürriyet kelimesinin kesin bir şekilde düşünülebilen ifadesiyle anlaşılmaz. “söz konusu dan hürriyet, sosyal ve medeni insan hürriyetidir. ” Bu sebeple, bireysel hürriyeti düşünürken, her bireyin ve elbette ki bütün milletin ortak menfaati ve devletin varlığı göz önünde bulundurulması zorunludur. Anlaşılıyor ki, bireysel hürriyet yalnız olamaz. Diğerinin hak ve hürriyeti ve milletin ortak menfaati bireysel hürriyeti sınırlar. Bireysel hürriyeti sınırlama, devletin de adeta esası ve görevidir. Çünkü devlet bireysel hürriyeti sağlayan bir örgüt olmakla birlikte, aynı zamanda, bütün özel çalışmalar, tüm ve milli amaçlar için, birleştirmekle yükümlüdür. “Hürriyet başkasına zarar vermeyecek her türlü yetkiyi kullanmaktır”* denildiği zaman vatandaş hürriyetinin, yalnız bunun amaç olduğu, devletin bu amacı sağlamak için bir araç olarak düşünüldüğü ifade edilmiş olur. Ancak, bu araçtır ki, milletin, tüm menfaat ve amacını koruyacaktır. O halde, bireysel hürriyete sınır olarak “başkalarının hürriyet sınırını”* gösterirken bireysel hürriyetin, milletin genel menfaatinin gerektirdiği dereceden daha fazla sınırlandırılmayacağı kabul edilmiş oluyor. Bu düşünce basittir; ancak uygulaması çok güçtür. Çünkü bireysel hürriyet derecesi, devletin çalışmasını zayıflatmaması gerekir. Devletsiz bir toplum veya zayıf bir devlet hayatının sonucu, herkesin herkese karşı mücadelesidir. Bu mücadelenin çoğunluğun hürriyetini boğmayacak şekilde, doğrulanması gerekir. Bu doğrulama durumu, bireyin sorumluluğuna, girişimine ve geliş­mesine zarar verecek dereceye götürülmemelidir. Vatandaşların girişim ve sorumluluk duygulan ne kadar gelişirse, devlet için o kadar iyidir. Bireysel hürriyetin, ne kadanndan vazgeçilmesi gerekli olacağı, içinde bulunulan zamana ve ülkeye göre değişir.

Kural dışı (Müstesna) zamanlar, kural dışı (müstesna) önlemler gerektirebilir. Bir de hürriyetin kötüye kullanımı, hürriyetin geçici, ama geniş ölçüde sınırını gerektirebilir. Bütün bu önlemleri ve sınırlan tanımak gereği devlet düşüncesini ve kavramını ifade eder. Bu konulardaki önlemlerin şiddetini ve sınırların genişliğini ölçmek büyük bir sanattır. Devlet sanatı işte budur. Bu sanatta yanılmazlığın derecesi hürriyetlerin sınırlarını çizen yasada görülebilir. Çünkü “bu sınır ancak kanun iliyle tespit edilir ve belirlenir ”. Her durumda, vatandaşların, genel hürriyet ve mutluluğu için bireylerden, ancak devlet için gerekli olan bir kısım hürriyetlerinin bırakılması istenebilir. Türk milletinin tarihini göz önüne getirelim; hemen daha düne kadar altında ezildiği baskı, esaret ve zulmün kara, kanlı pençesini hisseder gibi olmamak mümkün değildir. Türk baskı ve esaret zincirlerini parçalayabilmek için iç ve dış düşmanlar karşısında hayatını ortaya attı; çok kanlı ve tehlikeli mücadelelere girdi; sayısız özverilere katlandı; başarılı oldu, ancak ondan sonra hürriyetine sahip oldu. Bu sebeple hürriyet Türkün hayatıdır. Artık Türkiye’de “Her Türk hür doğar, hür yaşar** Türkün bugünkü milli ve siyasi ahlakı ve yüksek değeri onun amacını ve durumunu tespit etmiştir.

Sonuç

Türkler, demokrat, hür ve sorumlu vatandaşlardır. Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları ve sahipleri bizzat kendileridir. Türk, bireysel hürriyetinden ve menfaatlerinden Anayasada (Teşkilatı Esasiye Kanunu’nda) belirtildiği kadannı Cumhuriyete bırakmıştır. Cumhuriyet, bireyin, ona bıraktığı bu kısım hürriyeti, bireyin ve Türk milletinin içerde hürriyetini ve dışa karşı bağımsızlığını sağlamak için kullanır.

 

Kaynak:

Medeni Bilgiler

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir