Haydarpaşa’dan Konya’ya

Béla Horváth

19-20 Temmuz 1913

Anadolu demiryolu İstanbul’un Asya yakasında dış semtlerindeki konakların ve parkların arasından ilerleyerek, düzenli sebze meyve bahçelerinin kuytuluklarından, küçük tepelerin egemen olduğu bir kıyı şeridine ulaşıyor. Çevrede defneler, zeytinlikler ve incir ağaçları gözümüze çarpı­yor. Bir zamanlar büyük Bizans imparatorlarının mermer saraylarının, sütunlu kiliselerinin bulunduğu bölgede bugün artık bacalarından oluk oluk duman püskürten fabrikalarla karşılaşıyoruz. Geçmişin dünya tarihine yön veren ünlü Bizans topraklarıdır buralar. Ünlü mimari yapılar bugün arnk çürümenin ve dağılmanın sessiz kaderini yaşamaktalar. Bir zamanlar Konstantin, Diocletianus, Belizar [Belisarios] ve Sultan Mehmed dünya siyasetini buradan idare ediyorlardı. Roma ordusunu dize getiren yaşlı Anibal bu bölgedeki Libussa’da (Gebze’den 7 kilometre uzakta) kendini zehirlemişti. Giderek seyrekleşen istasyonlar birbirini izliyor: Önce Pendik’i, sonra padişahın halı tezgahlarının bulunduğu Hereke’yi ve ardından da diğer istasyonları geride bırakıyoruz. İzmit Körfezi’nin karşı yakasındaki sıradağlar (Samanlı ve Uzunçayır dağları) giderek yakınlaşıyor. Sonunda Norveç fiyortlarına benzeyerek incelen ve kıvrılan körfezin sonunda karşınıza Asya Olympos’unun karlı zirvesi çıkıyor. Bu noktada deniz kıyısından uzaklaşan katar Sakarya Ovası’ndan geçerek, Sapanca Gölü’nün kıyısındaki bereketli topraklardan, Bilecik’teki 700-800 metre yükseklikteki dağ yamaçlarında görülen bakımlı bağların ve dut ormanlarının arasından ilerliyor. Bu dut ormanlarının yapraklarıyla beslenen milyonlarca ipek böceği bu çalışkan halka büyük gelir sağlıyor. Tren istasyonlarında dizi dizi asker katarlarıyla karşılaşıyoruz: Sırtlarında yeni asker üniformalarıyla binlerce yanık yüzlü Anadolu çocuğu Avrupa’daki kutsal kent Edirne’yi Balkan ittifakının askerlerine karşı korumak için gönderilmeyi bekliyorlar. Köprüler askeri birlikler tarafından korunuyor. Şehirlerin etrafında asker kamplarının beyaz çadırları göze çarpıyor. Türk ulusu, sembolü olan yarım ayın gerilemesini engellemek için bütün gücüyle direniyor, bunu çok net görebiliyoruz. Bilecik’i geride bırakıyoruz. Tren yolu dağlık bir bölgede son derece güzel vadilerden ve bir dizi tünelden geçerek bizi 295 metreden 836 metre yükseklikteki İnönü’ye kadar taşıyor. Haçlı ordusu kumandanı Balduin Gottfried [Godefroi de Bouillon] Selçuklu Sultanı Kılıç Arslan’ı bu dağ­lık bölgede yenilgiye uğratmıştı. Ama III. Konrad yönetimindeki İkinci Haçlı Seferi’nin orduları da 1147’de yine burada yok olmuştu.

Bilecik geçidinden tırmandığımızda Orta Anadolu’nun neredeyse Macaristan yüzölçümüne yakın düzlüklerine ulaşıyoruz. Bu uçsuz bucaksız ovalar bu noktadan itibaren arada sırada volkanik dağlarla kesilen, kuraklığın egemen olduğu bir düzlük oluşturuyor. İşte biz bu ovaları bir uçtan bir uca kat etmek için yola çıkrık. Trenimiz akşama Eskişehir’e ulaşıyor. Yolcular treni terk etmek zorundalar. Çünkü Anadolu’da trenler sadece gündüz hareket halinde olabiliyor. Trende bulunan herkes eşyalarını toplayıp otellere taşınıyor. Yarın sabah tekrar yola çıkılacak. Biz, tam 22 yıl önce Avusturya’dan bu kente taşınan yaşlı Tadeus Teyze’nin oteline yerleşiyoruz. Çok sempatik olan bu yaşlı kadın yabancı ve yerli yolcular tarafından çok sevilen bir otel işletiyor. Bu şehir yılda neredeyse 1.5 milyon pengö değerinde lületaşı pipo ihraç ediyor. Taştan oyularak. şekillendirilen bu şahane pipoların (yakındaki Sarısu ve Kemikli maden ocağından hammaddesi çıkarılıyor) bu kadar çok satılması, eğer ulaşım sağlanmışsa yörelerin kalkınmasının ne kadar kolay olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu ufacık koy yirmi yıl içinde gerçekten hızla büyüyen bir şehir görünümü almasını bu ürüne borçlu. Gazla çalışan sokak lambalarının aydınlattığı caddelerinin iki yanında yüksek binalar sıralanıyor. Kalabalık çarşısındaki dükkanlarda Avrupa mallarını da bulmanın mümkün olduğunu görüyoruz. Şehir merkezindeki gezimizi bitirdiğimizde artık hava da kararmaya başlıyor. Yanından geçtiğimiz evlerden birinden neşeli kahkahalar ve eğlence sesleri geliyor. Bir Rum ailesinde düğün olduğunu öğreniyoruz. Tambur, darbuka, keman ve tef çalınıyor, neşeli müzik bütün sokağı inletiyor. Burası damat evi ve anlatılanlara göre bu tür eğlencelerde kapı gelen her konuğa açık oluyor. Bahçe kapısından girdiğimizde kadınlı erkekli bir grup insanın el ele tutuşup büyük bir daire oluşturarak dans ettiklerini görüyoruz. Kadınların ve erkeklerin birlikte eğlenmesi o zamanlar son derece ender görülen bir olay. İslam ahlakının yasakladığı bu olay daha sonraları Anadolu Hristiyanları tarafından da benimseniyor; onlar da kadın ve erkek toplulukları ayrı toplumsal hayat sürdürmeye başlıyorlar: Yabancı kadınlar ve erkekler dışarda birbiriyle konuşmuyor, birbirine bakmıyor, birlikte yürümüyorlar. Bu sadece Müslümanlar tarafından değil, Hristiyanlar tarafından da uygulanıyor. Hatta dostlar arasında evlerde bile kadınlı erkekli aynı odada bir araya gelmek çok ender karşılaşılan bir durum. Eğer bir kız bir erkekle birlikte görülürse, o kız dile düşüyor. Hele bir de ilişki daha ileri bir noktaya varmışsa, kız toplum tarafından tamamen dışlanıyor. Müslüman veya Hristiyan olması durumu değiştirmiyor. Bu nedenle evlilik Rumlar arasında da aşk nedeniyle değil, ailelerin pazarlığı sonucu ulaşılan bir birliktelik oluyor. Ailelerin anlaşmasının ardından söz kesiliyor ve daha sonra da en kısa zaman içinde büyük eğlenceli düğün yapılıyor. Ertesi sabah daha güneş doğmadan uyandırılıyoruz: Trenimiz 5’te yola çıkacak. Mysia ovasından, tepeleri ilginç volkanik tabakalarla süslü kum tepelerinin arasından dolanarak ilerliyoruz. Tepelerin yamaçlarındaki volkanik maddeler binlerce yıl boyunca yağmurla, kar ve donla iyice yıpranmış, ama tepelerin zirveleri dimdik ayakta kalmış. Uzaktan bakıldığında yıkılan kale surları içinde ayakta kalmayı başarabilen burçlara benziyorlar. Bu çorak bölgede az insan yaşıyor olsa gerek: Hızla yol alan trenimiz bir istasyondan diğerine ulaşıncaya kadar saatler geçiyor. Oysa bu bölge tarih boyunca çok sevilen bir yerleşim bölgesi olagelmişti. Tüm bölgede, özellikle Gökçekısık’ta tarih öncesi yerleşim izleri ortaya çıkarılmıştı. Tufa Dağlarının neredeyse bütün yamaçlarında iskeleyle ulaşılabilecek yükseklikte tarih öncesi insanların yaşadığı mağaralar var. Bu mağaraların arasında, daha sonraki çağlardan, Hıristiyanlığın ilk dönemlerinden (V.-VI. yüzyıldan X. yüzyıla kadarki dönem) kalma mağaralar bulmak da mümkün. Kare şeklinde olan ve bazılarında kapı izleri bulunan bu mağaraların, iskeleler yukarıya çekildiğinde vahşi hayvanlara karşı insanlara tam anlamıyla güvence sağladıkları sanılıyor.

Daha sonra, yani Türklerin bölgeye gelmesinden sonra oyulan mağaraların biçimleri değişik. Bu dönemde artık düzenli geometrik mağara yapısının terk edildiği anlaşılıyor. Demiryolundan oldukça uzakta küçük köyler görüyoruz, ama tren bu köylerde durmuyor. Daha kolay su elde edebilmek için olsa gerek, genellikle dağların eteklerinde kurulan bu yerleşim birimlerinin özelliklerini uzaktan da olsa seçebiliyoruz. Bunlar “muhacir köyleri”: Küçük ve dı­şardan sıvanmış evlerin ortasında köy meydanı bulunuyorsa bu bir Tatar köyü demektir. Uzun bir sokakta sağlı sollu dizilen evler köyün bir Çerkez köyü olduğunun işaretini veriyor. Eğer evlerin dağıldığını düzensiz ise bundan köyün bir Türk köyü olduğunu çıkarabilirsiniz. Güneş yükseldikçe sıcaklık artıyor. Hava ısındıkça toprağın rengi soluyor, san, gri ve kırmızı tonlarla renkleniyor göz alabildiğince. Havadaki büyük ısı değişikliğiyle parçalanan volkanik kayaların dış tabakaları kavrulmuş biçimler alıyor. Eski Yunan literatüründe bu bölgenin yanan toprak olarak tanımlanmasının nedeni bu olsa gerek. Bitki örtüsü de son derece zayıf: Beyaz kavak ve söğüt uzaklarda tek tük görünen ağaç türü oluyor. Tarlalarda buğday ve arpanın olgunlaşma dönemi. İnsan bu sonsuzluğa baktıkça yoruluyor. Arada sırada düzlüğün monotonluğunu bozan tepecikler karşımıza çı­kıyor. Yapıları, maddeleri ve de konumlanmaları nedeniyle bu tepelerin doğal bir dağ sistemine bağlı olmadığını kolayca anlayabiliyorsunuz. Bazılarının yüksekliği 30- 40 metreyi buluyor. Bu ilginç tepecikler düzlüğün başlangıcından Fırat Nehri kıyılarına kadar yolda hep karşınıza çıkacaktır. Bir zamanlar orada insanların yaşadığının belirtisidir bu kurganlar. Türkçede höyük, Arapçada tel olarak adlandırılan bu yükseltilerin altında mutlaka eski bir yerleşim birimi bulursunuz; tabaka tabaka deği­şik kültürleri, eski antik dönemlerden kalan eşya parçacıklarını, Hititlerin veya arıların torunlarının yaşam işaretlerini keşfedebilirsiniz. Bir bilim adarnmın kazması burada ne ilginç kalıntılarla karşılaşabilir. Tarihin sis perdesi arkasında kaybolup giden ne kadar büyük sırlar gün ışığına çıkarılabilir! Ama burada her şey derin bir sessizlik içinde. Kimin umurunda geçmiş! Allahu Ekber! Allah Kerim! Trenin bir buçuk saat kadar mola verdiği Alayurı’dan biz Macarlar için önemli bir kent olan Kütahya’ya az bir mesafe kalıyor. 1850-185l’dc Macaristan’ın büyük evladı Lajos Kossuth bu kentin garnizonunda yarı misafir ve -intikam peşinde koşan Avusturya’nın baskısıyla- yarı tutsak bir hayat sürmüştü. Bu bölge bir zamanlar çinileriyle ünlüydü. Şimdi artık unutulmaya yüz tutmuş bu gelenek. Ama tren istasyonu civarında köylerden getirilen el imalatı mavi desenli su küpleri görmek mümkün. Bugün bu yörelerde daha çok halı üretiliyor. İstasyonda aksak bir askerle karşılaşıyorum: – Hey Asker! Ordudan mı geliyorsun? – Evet efendim, diye yanıtlıyor. Arabistan’da ayağımdan yaralandım. Altı ay oldu. İstanbul’da tedavi ettiler. Şimdi köyüme dönüyorum. – Arabistan’da savaş sürüyor mu? – Evet. Savaş ha.la devam ediyor! Aynı anda beş cephede birden savaşmak, bir yandan da iç sorunlarla uğraşmak zorunda kalmak çok zor bir iş olsa gerek. Osmanlı İmparatorluğu’nu yakından tanıyanlar onlarca ayrı halkı bir arada yönetmenin ne kadar ustalık gerektirdiğini bilebilirler. Bu zorluğu ancak bu devletin tarihini yakından biliyorsanız anlayabilirsiniz. Bu ülkede ordunun ana dayanağı Anadolu’dan, özellikle de Ankara, Konya ve Adana vilayetlerinden toplanan Müslüman askerlerden oluşuyor. İşte bu askerler, eğer suyu ve ekmeği varsa cephede sonuna kadar dayanıyorlar. Avrupalıların kullandığı giysiler ne yazık ki halk arasında süratle yaygınlaşıyor. Köylü gençler arasında renk renk şalvar ve gömlekler yerine gri pantolon ve ceket giyenler çoğalıyor. Eğer değişim bu süratle ilerlerse turistlerin halk giysileriyle tanışabilmesi için herhalde bir süre sonra özel folklor ekipleri kurmak gerekecek! Tren gün boyu uçsuz bucaksız ovada ilerliyor. Uzaklarda çıplak kayalıklar ve parıldayan göller gözümüze çarpıyor. Dışarda tozlu yollarda eşek sırtında yolculuk eden insanları bunaltan güneş gerçekten dayanılmaz derecede sıcak. Tarlalar tek ayağı üzerine dikilmiş, güneşte bile susmayan çekirgeleri izleyen sayısız leylekle siyah-beyaz lekeleniyor. Bir iki karış uzayabilen talullarla ekili alanların azlığı bu yıl mahsulün kötü olacağını gösteriyor. Ama karasabanın toprağı ancak bir karış yarabildiği bu yörelerde farklı bir şey beklenebilir mi? Havanın karardığını, akşam serinliğinin çökmeye başlamasıyla anlı­yoruz. Bütün gün aralıksız süren yolculuğumuzun ardından saat 8 sularında büyük gaz lambalarıyla aydınlatılan bir istasyona giriyoruz. 1027 metre yükseklikte kurulan, 60 bin nüfusa sahip olan Konya’dayız.

Kaynak:

Béla Horváth – Anadolu 1913

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir