Harp Okulu IV

Ali Fuat Cebesoy

Harp Okulu’nun üçüncü sınıfına hadisesiz olarak geçmiştik. Mustafa Kemal, Selanik’e sılaya gitmiş, sevgili annesine
kavuşmuştu. Biz de Salacak’taki kira evini bırakmış, Kuzguncuk’ta set üzerinde denize nazır olan yeni evimize
taşınmıştık. Mustafa Kemal Selanik’e hareket etmeden öne, birkaç gece bizde misafir kalmış, Avrupa’dan
dönmüş olan annem Zekiye Hanım’la da tanışmıştı. Gündüzleri Boğaz’da gezintiler yapıyor, akşamları eve dönüyorduk. Yemekten önce birkaç şişe bira içtiğimiz de oluyordu. Arkadaşım birayı çok seviyordu. O zamana kadar
ağzına rakı almamıştı. Üçüncü sınıfta derslere başladığımız zaman artık genç dimağlarımız derslerden başka şeylerle de ister istemez meşgul oluyordu. Günde kaç defa “Padişahım çok yaşa!”
diye bar bar bağırdığımız devrin Padişahı Sultan Abdülhamid II. gözümüzden yavaş yavaş düşüyordu. Tıbbiye’deki
genç ve aydın hürriyet taraftarlarının sürgünlere gönderilip ocaklarına incir dikildiğini duydukça adeta feveran ediyorduk.
Bir gün bizim de başımıza böyle bir şey gelebilirdi. Devlet idaresinin iyi işlemediğini, suiistimallerin alıp yürüdüğünü,
memurların ve subayların maaşlarım alamadıklarım, buna mukabil Saray’a mensup sırmalı hafiyelerle
tevabilerine maaşlarından başka keseler dolusu altın verildiğini haber aldıkça, Sultan Hamid’e esasen pek de kuvvetli
olmayan güvenimiz büsbütün sarsılıyordu.

Ordunun fena eller idaresinde değer ve itibarını kaybettiğini görüyorduk. Merkezi Şam’da bulunan 5. Ordu’da seri ateşli toplar bile yoktu. Talimler, ancak Nuhunebiden kalma toplarla yapılabiliyordu.
Donanma da kara ordusundan pek farklı değildi. Sultan Aziz devrinin muazzam armadasından hazin bir hatıradan
başka bir şey kalmamıştı. Toplarının kamaları çıkarılmış, gemiler Haliç’te adeta çürümeye mahkûm edilmişti.
1897’de donanmanın Çanakkale Boğazı’ndan çıkması hadise olmuştu. Yolda savaş gemileri birbirlerini kaybetmişler,
kazanlar patlamıştı. Hatta şiddetli yağmurlarda deniz subaylarının, kamaralarından içeri giren sulardan kendilerini
muhafaza için şemsiye ile oturdukları rivayet olunuyordu. Fakat kimse ortaya çıkıp:

-Nereye gidiyoruz, memleketi nereye götürüyorsunuz?

Diye soramıyordu, sormak cesaretini gösteremiyordu. Şark’ın alışık olduğu miskin bir tevekkül içinde susuyordu.
Çünkü Padişah’tan ve onun hafiyelerinden korkuyorlardı. Hürriyet taraftarlarının adeta omuzlarına basarak 31
Ağustos 1876’da tahta çıkan Sultan Hamid, en müstebit hükümdarlardan biri olmuştu. Memlekette hürriyet yoktu.
Biz genç Harbiyeliler, Fransız İhtilali Beyannamesi’nde insan hak ve hürriyetlerine verilen önemi gizli de olsa okumuş
ve öğrenmiştik.

Mustafa Kemal’i, üçüncü sınıfta meşgul eden en önemli şey, işte bu hürriyet meselesi idi, bunu kurtardıktan sonra her sahada idareyi düzeltmek mümkün olabilirdi. Bunun için ile muhakkak teşkilatlanmak lazımdı. Teşkilatı memleket içinde ancak genç subaylar yapabilirlerdi. Mustafa Kemal’in şöyle bir tasavvuru vardı: Üçüncü sınıf kalabalıktı. Bunlardan ancak, pek az bir kısmı Harp Akademisi’ne girebilecekti. Geri kalanlar tayin edildikleri kıtalara dağılacaklardı. Bunlardan emniyet ettiklerine daha şimdiden gittikleri yerde teşkilat kurmaları için telkinlerde bulunuyordu. Bir gün bana:

– Fuat, demişti, biliyorum, bu arkadaşlar erkânı harp olamayacaklar. Fakat bizlere nazaran daha avantajlı durumda
bulundukları da muhakkak. Çünkü bizden önce ordu saflarına katılacaklar, eğer Rumeli’ye giderlerse, erkânı
harp çıktığımız zaman bizim için bir zemin ve vasat hazırlamış olacaklardır.
Demişti. Kurmay sınıflarına geçmiş olan Pirlepeli Ali Fethi (Okyar) de aynı kanaatte idi.
Mustafa Kemal, muhakkak kurmay subay olacağına inanıyordu. Bir gün:

– Ya erkânı harp olmazsan, ne yaparsın?
Diye yan ciddi, yan şaka takılan sınıf arkadaşımız Arif’i derhal susturmuştu:
– Seni bilmiyorum, fakat ben muhakkak erkânı harp olacağım.
Mustafa Kemal kurmay oldu. Arif, mümtaz yüzbaşı olarak okuldan çıktı. Harp Okulu’nda teşkilatın ilk nüvesini kurduk. Tabii gizli olarak. Mustafa Kemal’e benden başka yardım edenler arasında Muhittin Baha Pars’ın ağabeyi İsmail Hakkı ile Ömer Naci ve birkaç arkadaş daha vardı. İsmail Hakkı şairdi, güzel yazı yazıyordu. Ömer Naci ise hatipti, güzel konuşuyordu. Arkadaşları üzerinde şayanı hayret bir telkin kudreti vardı. Sesinin tonu da çok tatlı idi.
Fikirlerimizi, toplamı binleri aşan Harp Okulu öğrencilerine aşılamak için sınıfta el yazısı ile bir dergi çıkarmaya
karar verdik. Bu görevi başta Mustafa Kemal olmak üzere Ömer Naci ile İsmail Hakkı ve diğer birkaç arkadaş
üzerlerine almışlardı. Üçüncü sınıfta hatırımda yanlış kalmadı ise, bu dergilerden iki veya üç sayı çıkarabildik. Asıl
faaliyetlerimiz Harp Akademisi’nde oldu. Bu yüzden az daha okuldan kovulacaktık. Sırası gelince, bu olaydan da
kısaca bahsedeceğim.

Devam Edecek

Sınıf Arkadaşım Atatürk

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir