Hareket Ordusu Nasıl Teşekkül Etti?

Kazım Karabekir

İstanbul’da Meşrutiyet aleyhtarlarının, gerek sarayın gerekse dış düşmanlarımızın teşviki ile bir irtica yaparak Meşrutiyet taraftarlarını boğmak isteyeceklerini hiçbir zaman düşüncemden uzak tutmadım. Fakat bunu İttihat ve Terakki umumi merkezine ve İstanbul’a gelen murahhaslarına anlatamadım. Bunun üzerine en mühim bir merkez olan Edirne’de toplu bulunan üçüncü fırka erkân-ı harpliğine gelmekliğimi, oradaki samimi arkadaşlarımın da arzusu eklenmesiyle kabul ettim. İlk iş, Dedeağaç’tan Çatalca’ya kadar şimendifer muhafızlığına konmuş olan İstanbul’dan gelmiş alaylı zabitler kumandasındaki taburları mektepli ellere verdirdim. Gece gündüz zabit ve efratla çalışarak bütün ruhlarıyla kendime bağladım. Bu bağlar o kadar kuvvetli idi ki, vakit vakit ve bilhassa İstanbul’da irtica çıktığı zaman bütün fırkamla askerlerim benim emrimden çıkmayacaklarını her vasıta ile bana bildirdiler. Edirne’ye irtica haberi geldiği zaman her tarafta büyük bir şaşkınlık başladı. Çünkü haftalardan beri alınan haberler irticaın Trakya’da da çıkacağını gösteriyordu. İttihat ve Terakki merkezinde bulunan arkadaşlar, ki bir kısmı zabitti, etrafıma toplanarak vaziyetin vahimliğini ve bunun karşısında benden medet beklediklerini söylediler.

Dedim:

— Evvela ilk trenle İstanbul’a iki arkadaş gönderelim, ve irticaın mahiyetini anlayalım. Olmasın ki oraca bastırılması mümkün bir şeydir. Fırka gayreti ile İttihatçılar orduları harekete getirerek felâkete sebep olsunlar. Ben de fırkamın hareketi için lazım gelen hazırlıklara başlayayım. Buraca yapılacak şey, birincisi sükûnettir. Telaş gösterilmemeli. İkincisi bazı arkadaşların nefer kıyafetine girerek askerleri yakından dinlemeleridir. Ben kendi fırkamdan eminim. Diğer garnizonun kıtaları sıkı dinlenmeli ve zabitler sıkı temasta bulunmalıdır.

Teklifim kabul edildi. Bizim evde toplanmıştık. Burada İsmet, Seyfi, Jandarma Yüzbaşı Rafet, Topçu Yüzbaşı Sabri, sivillerden Faik beyler de vardı. Topçu Yüzbaşı Sabri Bey’le Faik Bey’in İstanbul’a kıyafet değiştirerek gönderilmesine karar verdik. Birkaç da açık şifre (kod) verdik. Ertesi günü bu arkadaşlar, “annem hastadır” yani “irtica müthiştir, hareket lazımdır” şifresini verdiler. Derhal kuvvetleri ve kıtaları hazırladık. Fırkanın kumandanı Tevfik Paşa İstanbul’da izinli idi. Liva kumandanı Şevket Turgut Paşa’ya kumandayı almasını teklif ettim. Memnuniyetle kabul ettiler. Ordu kumandanı Salih Paşa vaziyetten pek endişeli idi. Evvela kendisinin hapsedilmesini, sonra hareket edilmesini söyledi.

Dedim:

— Paşam bu hareketi yapacağız, askeri mertebe silsilesini bozmak istemiyoruz. Fakat mecbur kalırsak bunu da yapacağız. Çünkü mahvolacak yalnız Meşrutiyet değil, bütün mektepli zabitler, sonra da bütün millet ve vatandır. Değil hareketimiz için taraftar olmamak, ordunun başına geçmek sizin için büyük bir vazife ve bir şereftir. Kıtalar trene binmek üzeredir. Ordu kumandanı bu gafı yaparken ordu erkân-ı harbiyesinden Vehip Bey (Vehip Paşa) Selanik’le makine başında daha müthişini yapmış. Kendisi Üçüncü Ordu’dan yeni geldiğinden İkinci Ordu’nun vaziyetini ve benim mevkimi bilmiyordu. Selanik’te ordu erkân-ı harbiyesi bizim ordudan da harekete iştirak istemiş. Vehip Bey de, “Bu ordu mürteciler elindedir, buradan ümit beklemeyiniz” cevabını vermiş. Bu haber tabii Üçüncü Ordu’yu ve cemiyet umumi merkezini fena sarsmış. Bunu haber alınca, yaptığı hatayı hazırlanan kıtaları göstererek ve akşama yola çıkacağımızı bildirerek anlattım ve beraberce telgrafhaneye giderek Selanik’te Üçüncü Ordu erkan-ı harbiyesine hatasını tashih ve fırkamızın hareket etmekte olduğunu bildirdik.

3 Nisan 1325. İlk trene Onikinci Alay’ın iki taburu ile ben de binerek Çatalca’ya indik. (4 Nisan sabah 6’da.) Orada Üçüncü Ordu’nun ilk treni ile gelen Erkân-ı Harp Muhtar Beyle (Şehit Muhtar Bey) iki ordunun cephesini taksim ettik. İstanbul cephesini Üçüncü Ordu kıtaatı ile kendisi. Beyoğlu ve Yıldız cephesini de sol cenahı alarak İkinci Ordu kıtaatı ile ben temine karar verdik. Çatalca askeri, bizden evvel padişaha arz-ı tazimat için İstanbul’a çekilmiş­ ti. Müsademesiz bu hattı geçerek vaziyete hâkim olduk. Bu askerlerin iadesi için Nâzım Paşa’nın Çatalca kumandanlığına emrine karşı, “Köprüler yıkılmıştır, İkinci ve Üçüncü ordular kıtaatı gelmektedir, Çatalca askeri artık gelemez, yola çıkarılırsa gönderenler mesul olacaktır” tarzında cevap yazdık. Askerimiz arasında İstanbul’dan gelen sarıklı, kisveli insanların ve gazetelerin zehir saçtığını görünce bu kabil insanları tevkif, gazeteleri de yaktırdım. Yapılan propagandanın en zehirlisi, “İstanbul’da öldürülen zabitler kabuklu (sünnetsiz) imiş” cümlesi idi. Bu cümle, hareket esnasında benim de işime yaradı. Benim staj müddetim olan iki yıl Manastır’da Üçüncü Ordu kıtalarında geç­mişti. Staj yaptığım Üçüncü Avcı Taburu da İstanbul’da asiler arasında idi. Yeride Taşkışla idi. İkinci Ordu’ya Meşrutiyetin ilanından sonra gelmiştim. Birkaç ay da burada hizmet etmiştim. Bu ordunun zapturaptı daha yüksek fakat hiç müsademe görmemişlerdi. Üçüncü Ordu’nun pek pişkin olan her üç avcı taburunun da İstanbul’da nasıl bozulduğunu ve irticaa alet olarak diğer kıtaları beraber sürüklediğini düşünerek, ben Hareket Ordusu erkân-ı harbiyesine şu teklifte bulundum: “Fırkaları mürettep yapmak muvafıktır. Bu suretle gerek İstanbul’a ve gerekse Beyoğlu ve Yıldız’a karşı her iki ordu da iştirak etmiş bulunur.

Birinin zapturaptı diğerinin müsademe kudreti bu suretle birbirine eklenerek muvaffakiyet daha kolay elde edilir.” Her iki orduyu yakından tanıdığımdan bu teklifim muvafık görülerek kabul olundu. Beyoğlu ve Yıldız’a karşı emrimizdeki mürettep ikinci fırka gönderildi. 10 Nisan’da fırkamız Silahtarağa civarında toplandı, ve asilerin toplu bulunduğu Taş- kışla ve Taksim kışlalarına karşı hareket ve Yıldız’ı tarassut etmek üzere vaziyet aldı. 11 Nisan’da her iki kışla da şiddetli müdafaaya başladı. Bunun uzun sürmesi Yıldız askerini ve Abdülhamid’i cesaretlendirebilirdi. Karargâhımızı Pangaltı Harbiye Mektebi’nde tesis etmiştik. Ben şu hareketi fırka kumandanım Şevket Turgut Paşa’ya teklif ettim: “Yıldızla Taşkışla’nın arasını bir an evvel kesmeliyiz. Ne Kababut (şimdiki Hürriyet-i Ebediye tepesi) civarındaki ihtiyat kuvvetimiz, ne de Yıldız’ı tarassut eden süvari alaylarımız müsademe akşama kadar bitmez ise Yıldız askerinin yardımına ve Abdülhamid’in işi açıktan açığa ele almasına mâni olamaz, ihtimal gece kıtalarımız arasına da birçok mürteciler sarıklı veya sair kıyafetlerde dalarak fesat saçmaya çalışacaklardır. Vaziyeti bu fenalıklardan korumak için Maçka sırtlarını kuvvetli tutmalıyız. Bunun için fırka karargâhı ile Teşvikiye Camii cihetine gidelim ve eldeki kuvvetle Maçka kışlasını işgal ettirelim. Bu suretle hem o cihetten Taşkışla’yı topçu ile de dövdürürüz, çabuk sukutunu temin ederiz, hem de Yıldız’la arasına girerek rabıtayı keser Yıldız’m cesaretini kırarız.” Bu teklifimi Şevket Turgut Paşa pek muvafık bulduğu gibi yanımızdaki Enver Bey de pek beğendi. Çünkü Taşkışla pek şiddetli mukabele ediyordu. Harbiye Mektebi manej talimhanesindeki topçu müfrezesi bir hayli telefat vererek manen sarsılmıştı. Taşkışla’daki avcıların yıllarca müsademelerde müthiş yetiştiğini ikimiz de bunlarla hayli müsademeler yaparak bilirdik. Müsademe geceye kalırsa bunların mukabil taarruza geçeceklerine ikimizin de şüphesi yoktu. Hemen atlara bindik ve Teşvikiye Camii’nin önüne geldik. Fırka flamasını da parmaklıklı kulübe cihet-i nihayeti önüne diktik. Vaziyeti tetkik ederken Üçüncü Ordu’ya, mensup bir batarya kumandanı telaşla ve yaya olarak yanımıza gelerek pek fena bir haber verdi: “Bataryamın vaziyeti fecidir. Ne yapacağımı şaşırdım. Yıldız askerleri silahlı olarak geldiler, topların üzerine oturdular, ateş ettiğiniz din kardeşlerinizdir, ne yapıyorsunuz diye bağrışmalar ve tekbir getirmeleri bizim askeri şaşırttı. Ateş kestiler ve birbirleri ile konuşmaya, anlaşmaya başladılar. Batarya elimizden çıkmıştır. Askerimizin de Yıldız askeri ile anlaşarak asiler tarafına geçmelerinden korkarak şaşkın bir halde geldim.” Bu müthiş haber karargâhımızı fena sarstı. Kaybedilecek dakika Hareket Ordusu’nun feci bozgunluğunun başlangıcı olabilirdi. Karargâhla buraya tam vaktinde yetiştiğimize hamdettim. Kumandanıma dedim: “Paşam bana müsaade, batarya yanına koşayım, vaziyeti bizzat görüp ele almalıyım. Karargâh burada kalsın.” Müsaade alarak batarya kumandanı ile birlikte koşarak batarya yanına yü­rüdüm. Batarya Maçka Caddesi ile Teşvikiye’den Beşiktaş’a inen yolu birleştiren ilk sokak ağzında Taşkışla’ya karşı yer almıştı. Bizim koşarak geldiğimizi gören Yıldız askerinden bir kısmı bize doğru koş­tular ve etrafımızı el ile tutulur bir mesafede sarıverdiler. Haykırmıyorlardı: “Günah değil mi? Din kardeşlerini birbirine vurduruyorsunuz. Taşkışla’dakiler de İslam değil mi?” Her kafadan bir ses çıkıyordu. Pek çabuk ve tılsımlı bir sözle bunları teskin etmek gerekti. Aksi halde biri süngüsünü dürtüverir veya arkadan biri, “Vurun ne duruyorsunuz?” diyebilirdi.

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir