Güvercinler Köpekler ve Mezarlıklar

Helmuth Karl Bernhard von Moltke

İstanbul Büyükdere 18 Ocak 1837

Türkler hayırseverliklerini hayvanlara karşı bile gösterirler. Üskü­dar’da bir kedi hastanesi bulursun, Bayazıt camiinin avlusunda da gü­vercinler için bir bakım yeri vardır. Bunlar, herhangi bir olayda, bilmem hangi haberi Peygamberin kulağına fısıldamış olan belli bir güvercinin torunlarıdır, fakat bu siyah mavi hayvancıklardan birçokları için şecerelerini ispat etmek herhalde zor olacaktır. Bunları da, tıpkı Peygamberin kalabalık soyu sopu için olduğu gibi, pek .öyle ince eleyip sık dokumuyorlar. Güzel avlunun mermerleri üstüne bu kanatlı konuklar için yem serpildiği zaman bunu seyretmek hoş oluyor. Yem atılır atılmaz binlerce güvercin camiin damlarından, direklerinden, revakın ve şadırvanın kubbelerinden, avludaki büyük servilerle çınarların bütün dallarından uçup geliyor. Kanatlarını çırpmaları, keyifli keyifli gurultuları ve alacalı kargaşalıkları dille anlatılamaz. Şahsi emniyetlerine güvenleri yüzünden bu beleşciler insanın yolundan bile çekilmiyorlar. Bunlar gibi limandaki martılar da insanın kürekle vurup öldürebileceği kadar tasasız ve yüzsüz. Evlerde asla köpek bulunmaz, fakat sokaklarda bu sahipsiz hayvanlardan binlercesi, fırıncıların, kasapların sadakalarıyle ve aynı zamanda kendi emekleriyle yaşarlar; çünkü köpekler burada temizlik memurlarının görevini hemen hemen tamamıyle Üzerlerine almışlardır. Bir at ya da eşek ölürse onu olsa olsa en yakındaki köşeye yahut sayısız yangın yerlerinden ( bunlar her zaman şehrin en aşağı beşte biri kadar yer kaplar) bfrine sürüklerler, orada da köpekler onu yer. Benim çok dikkati mi çeken bir şey de İstanbul sokaklarından atla geçtiğim zaman köpekleri daima sokağın ortasında uyur görmem olmuştur, Bir köpek bir insanın yahut atın yolundan asla çekilmez, bunu bilen insanlar ve atlar, mümkün olabildiği kadar köpeğin önünden çekilirler; çünkü köpekten kaçınmak, onun üstüne basmaktan elbette daha rahat. Bununla birlikte, her gün korkunç yaralanmalar oluyor ve her tarafta zavallı hayvanların acı ile bağırdıkları duyuluyor; ama yine de her yerde, en sık kalabalık içinde bile onların taş kaldırımlar üzerinde kıpırdamadan uyudukları görülüyor. Şüphesiz bu dört ayaklı belediye memurları için, isteseler de, bir yere kaçmak imkansızdır; bütün evler onlara kapalıdır, sokağın ortası onlar için yine de en emin yerdir, çünkü İstanbul’da atlıdan çok yaya vardır. Üstelik Türklerin kader hakkındaki düşüncelerini köpekler de paylaşıyor gibidir. Şurası da inkar edilemez ki bu inanç her saat sopa altında ölmesi ya da vebaya tutulması mümkün olanlara pek uygun gelmektedir. Şunu da söyleyim ki burada ne pudel, mops; spitz, daks, pinşer, ne de tazı vardır, sadece tek bir iğrenç cins mevcuttur. Bunlar, civardaki kurtlar ve çakallarla pek yakın akrabaya benzemektedir. Psikolojileri bakımından şunu da ilave edeyim ki, bunlar yeniçerilerin ortadan kaldırılışından beri Frenklere karşı daha az düşmanlık göstermektedirler.

Genel olarak, buradaki hayvanlar çok iyi cinstendir: köpekler havlamasına havlarlar ama nadiren ısırırlar ve hiç bir zaman kudurmazlar, yılanlar ve akrepler zehirsizdir. Atlar da tarif edilemeyecek kadar uysaldır. En yiğit Arap atına binilebilir; hayvan canlı ve oynak olabilir, fakat bizim atların kötü huylarını bilmez, belki gemi azıya alır, fakat ne ısırır, ne de çifteler. Fakat sen, güzellikleri haklı olarak övülen Türk mezarlıkları hakkında da bir şeyler duymak istemiştin. Bunlar İstanbul’un etrafında, en güzel manzaraların göründüğü burunları taçlandırırlar ve eğer vücutten ayrılan ruhların bazan mezarların etrafında dolaştıkları doğru ise, burada bu ruhlar mehtapta Avrupa ve Asya tepelerini, boğazın ve Marmara’nın parlak aynasını ve yüz seneye kalmadan’ hepsi bu servilerin altında uyuyacak olan yarım milyon nüfuslu muazzam şehri seyrediyorlardır. Siyaha bakan yeşil renkleriyle hareketsiz duran servilerin ölü ağacı olarak seçilişi pek uygun olmuştur. Gövde, dal ve yaprakları hep yukarı doğru uzamaya çalışır, sadece narin tepeleri yere doğru eğilir; rüzgar dalları arasından geçer fakat onları kımıldatmaz. Tek olarak alınırsa servi kaba, sık bir yaprak piramididir. Sanki taşçı onu da mezar taşı ile birlikte yontmuştur. Fakat manzara içinde pek güzel bir tesir bırakır. Burada servilikler çok defa geniş alanları kaplar ve Üsküdar mezarlığında çevresi üç çeyrek millik bir orman meydana getirir. Türkler Avrupa’nın kendi yurtları olmadığını hissetmişlerdir, kehanetler onlara Roma İmparatorluğunun daima kendilerine ait olmayacağını bildirmiştir kimin gücü yeterse ölüsünü boğazın Asya tarafında, Üsküdar’a taşıtır. Ölü Müslümanın yüzü kutsal Mekke şehrine dönüktür, baş ucunda zarif şekilli ve üzerine Kur’an’dan ayetlerle ölenin adı kazılı bir mermer direk dikilidir, yazılar çok defa yaldızlıdır. Direğin tepesinde bir de kavuk vardır.

Kavuk şimdiye kadar müslümanların alameti farikasıydı ve paşayı, hekimi, ulemayı, tüccarı hulclsa toplumun her sınıfını ayırt ettirirdi. Yeniçerilerin yok edilişi sırasında sadece dirilerin başlarını kesmekle yetinilmedi, ölülerin kavukları da koparıldı, bugün hala bu kafası koparılmış mezar taşlarından birçoğu görülebilir. Zamanımızda serpuş herkes için aynıdır ve bu mavi püsküllü çirkin kırmızı fes ise ne mezarlarda, ne dirilerin başlarında kavuktan daha güzel durmaktadır. Kadınların mezar taşları çiçeklerle süslenmiştir. Evlenmemiş olanların taşları da bir gül koncası ile belli edilmiştir. Bir Müslüman mezarına asla dokunulmaz. Burada, bir mezarlığı senelerden sonra da olsa, bizde olduğu gibi bozup yeniden kazmaya kalkışmak şeni’ bir hareket olarak görülür. Buradaki ortalama ömür uzunluğunu en çok 25 yıl, İstanbul’daki Müslümanların sayısını da 300.000 olarak kabul edersek Türklerin burayı aldığından beri geçen 400 sene içinde İstanbul’da beş milyona yakın Türk ölmüş demektir. Buna göre mezar taşlarının miktarını tasavvur edebilirsiniz. Bu taşlarla büyük bir şehir kurulabilirdi; sahiden de Ermeniler şimdi baştan aşağı, çoğu mermer mezar taşlarından güzel bir kilise yapıyorlar. Reayanın mezar taşları yere yatmış vaziyettedir. Türklerinki ise ayakta durur. Büyüklerin türbelerinin çoğu pek muhteşemdir, en güzel mermer ve balgallfi taştan yapılmadır ve Üzerleri kubbe ile örtülüdür. Yüksek defne ya da çınarların gölgesi altındadırlar ve etrafları gül tarhlarıyle çevrilidir, Binanın ortasındaki sanduka değerli Keşmir şalları ile örtülüdür. Türbelerin yanında çok defa bir imaret, yani fukara mutfağı, bir hastahane, hiç değilse bir çeşme bulunur. Yoksul Müslü­manlar bile ölenlerin mezarını, canlılar için hayra vasıta etmeye çalışırlar: birçok mezar taşlarının altı bir yalak şeklinde oyulmuştur, buraya yağ­mur suları toipanır ve sıcak yaz günlerinde köpekler ve kuşların susuzluklarını giderebilecekleri, küçük mikyasta bir fukara mutfağı vazifesini görür. Müslümanlar.hayvanların şükranının da insanlara hayır getirebileceğine inanırlar.

Burada anlattığım mezarlıklar Türklerin biricik gezinti yerleri, daha doğrusu oturup seyran ettikleri yerdir, çünkü bir Türke gezmeyi teklif edişle bunu bir posta müvezziine teklif etmek arasında fark yoktur. Kadınlar araba ile, yani Silezya’daki tenteli arabalara pek benzeyen bir taşıtla gezmeye çıkarlar, fakat bu arabalar yaysızdır . ve alaca boyalıdır. Arabanın ağır okunun ucu bir ejder başı şeklindedir, dingiller ve yatakları demirden yapılmaz, çünkü Peygamber der ki: «Yalnız Tanrısızlar karanlıkta sessiz sessiz dolaşırlar, ama iyi bir Müslüman bağıran tekerleklerle yol alır» ( 59) . Böyle bir arabaya iki öküz yahut manda koşulur, bu hayvanların boz renkli derileri üzerine sarı aşı boyasıyle muhteşem gü­ neşler çizilmiştir. Kuyrukları yukarı kaldırılarak renk renk kurdelalar ve püsküllerle süslü, yay şeklinde değneklere bağlanır; böylece aheste aheste dolaşırlar. Kibar hanımlar bir çeşit kapalı arabada, perdeler ve kafesler arkasında otururlar; mevki sahibi erkekler ata biner, fakat atı hızlı sürmek terbiyeye aykırıdır. En kelli felli hayvan ağır bir beygir yani saman yemeden sarkmış karınlı bir Macar atıdır. Seyis, yani at uşağı, eli atın sağrısında olarak efendisinin yanı sıra gider ve yolun yokuş yukarı ya da yokuş aşağı olmasına göre, elini efendisinin sırtına dayayarak ona destek olur. Kibar Türklerin önlerinde yahut arkalarında bu adamlardan yarım düzinesi bulunur ve böyle ağır ağır ilerlenir. Açıklık yerlerde Türkler eşkin ile giderler ve «rahvan» yani eşkin yü­rüyüşlü atlar en makbul sayılanlardır. Bazen dört nala da kalkılır. Fakat tırısla ancak gavurlar gider. Kibar görünmek için muhakkak bir kö­türüm gibi güdülmek lazımdır; padişahı hiç bir zaman her iki kolundan bir paşa tutmadan bir camiin merdivenlerinden inerken göremezsin

Kaynak:

Moltke’nin Türkiye Mektupları

 

 

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir