Darbe

Tolga Gerger

15 Temmuz akşamı TRT’de yayınlanan bildiriden sonra dedemle yaptığımız sohbetler aklıma geldi direkt. İki darbeyi net şekilde gören dedem bana olanları anlatmıştı. Hemen evden çıkıp fırına uğradım, ana baba günüydü. Sonra petrole gittim. Askerler buraya geliyor denildiğini işittim. Hemen herkes koşarak uzaklaştı, ben de bunların arasına katıldım. Eve gittiğimde endişeli bir şekilde beklemeye başladım, Sonrası herkesin malumu. Mağdurlar, suçlular, sorumlular, sorumsuzlar kısacası her şey birbirine karışmış durumda. Türkiye darbelerden çok çekmiş bir ülke’ gibi klasik bir ifadeden ziyade, darbe kavramının konuşulması gerektiği kanaatindeyim. Çünkü darbe kavramı askeri bir unsur gibi görülmekle beraber, sivil unsurun kendi sistemine yaptığı müdahale şeklinde de yorumlanabilir. Demokrasi kültürünün oluşmadığı coğrafyalar daima bu riski taşır. Atina demokrasisinden bugüne gelindiğinde değişen fazla bir şeyin olmadığını söylemek mümkün. Demokratik yönetimlerin tamamında sivil – asker bürokrasisinin ne kadar hassas olduğu hep görülmüştür. Atina’da M.Ö. 560’ta halkın desteğini alıp askeri gücüyle darbe yapan Peisistratos buna iyi bir örnek teşkil eder. Mevcut yasalar olmasına rağmen yönetim erkinin farklı görüş ve yansımaları Atina’da ekonomiyi bozmuş, iç huzursuzluk çıkmasına sebebiyet vermiştir. Bunu fırsat bilen ve şöhretli bir komutan olan Peisistratos yönetime el koyar. Mevcut anayasayı geliştirir ve yönetimi şekillendirir. Bu tarihi olaydaki işleyiş bile darbelerin hangi amaç ve ideal üzerine kurulduğunu bize açıklar. Düzenin bozulması ve düzenin tekrar sağlanması; işte bunlar anahtar kelimeler. Tarihte darbeler bu eksen etrafında şekillenir..Yakın tarihimiz birçok darbeye ve müdahale girişimine sahne olmuştur. 104 önce bugün bu darbelerden biri yaşanmış ve ülkenin gidişatı tamamen değişmiştir.

1911 yılına gelindiğinde Türkiye tam bir kaos ortamındaydı. 31 Mart Hareketi sonrası yaşanılacağını düşünülen özgürlük havası her ne kadar hayatın birçok kısmında hissedilse de baskı daha da şiddetlenmişti. Eylül 1911 yılında bu kaos ortamından yararlanmak isteyen İtalya Trablusgarp yani bugün Libya diyebileceğimiz toprağı  işgal etti. Bu amansız savaşa Osmanlı yardım edemeyecek durumdaydı. Giden gönüllü subaylar burada kısmi direniş kurup halkı İtalyanlarla savaşa hazırladı. Mustafa Kemal, Enver Paşa, Fethi Bey gibi subaylar burada büyük mücadele verirken Balkanlar ve İstanbul adeta patlamaya hazırdı. Siyasi atmosferin çıkmazda olduğu biranda İttihat ve Terakki karşısında  21 Kasım 1911 tarihinde Hürriyet ve İtilaf Partisi kuruldu. Bu parti İttihat ve Terakki’nin karşıtlarının toplandığı yer olmakla birlikte o dönemin uç cephelerinde yer alanlarını bir araya getirmesiyle de ilginç bir özellik taşır.

11 Kasım 1911 tarihinde Paris Büyükelçiliğine atanan Rıfat Paşa’nın yerini doldurmak için İstanbul’da bir ara seçim yapıldı. Şaşırtıcı bir şekilde Hürriyet İtilaf Partisinin adayı seçimi kazanınca bu durum İttihat ve Terakki kadrolarını rahatsız etti. Hükümete bakan vermeye çalıştılar fakat bu reddedildi. Mahmut Şevket Paşa bile İttihat Terakkiye cephe alınca seçim kartı oynandı. 18 Ocak 1912 tarihinde yapılan ve tarihimizde Sopalı Seçim olarak bilinen olay sonrası İttihat ve Terakki Meclisi adeta ele geçirdi. Seçim sırasında o denli olaylar olmuş ve oylar o kadar değiştirilmiştir ki bunu çıkan sonuçta görmemiz mümkün. Seçilen 270 vekilden sadece 6 sı muhaliftir. Bu 6 muhalifin biri hariç hepsi Arnavutluk’tan seçilmişti. Darbenin geliş sürecini başlatan olay 6 Mayıs 1912 tarihinde patlak verdi. Haziranda 12 subay Manastır’da dağa çıktılar. Yeni seçimler, yeni hükümet, Trablusgarp’ın sorumlularının yargılanması isteniyordu. Bu arada orduda gizli bir subay örgütü kuruldu. İttihat ve Terakki  aleyhinde bildirgeler yayımlanmaya baş­landı. Adı Halaskar Zabitan (Kurtarıcı Subaylar) grubuydu.

Aslında 5 subayın kurdukları bir örgüttü, ama birçok subay adına konuşuyor gibiydi. İtalya ile savaş sürerken bir ayaklanma başlatılması, subayların dağa çıkıp gizli örgütlerle siyaset yapmaları, seçimlerdeki yolsuzluklar ne olursa olsun ibret verici bir manzaradır. Her siyasal toplumu bütün tartışmalara rağmen bir arada tutan temel anlaşmanın olmadı­ğını, ya da anlaşmanın bozulduğunu gösterir. İttihat ve Terakki yapı itibariyle sivillerle ve askeri erkanın eşit sayılabilecek şekilde varlığını sürdürdüğü düşünülse de bu eksik bir yorum olacağı düşüncesindeyim. Konu hakkında araştırmalar yapan Sayın Murat Bardakçı İttihat ve Terakki için “Askerleri çıkarttığınızda hiçbir şey kalmaz” şeklinde bir beyanatı olmuştur. Bu gerçekten de doğru bir bakış açısı. Hafız Hakkı, Enver hatta Resneli Niyazi’ye baktığımızda hepsinin asker olduğunu görürüz. Elbette İttihat ve Terakki sivil üyelerinde olduğu bir partiydi.Fakat esas itici gücün askeri kanat olduğu rahatlıkla söylenebilir.  2 Temmuzda çıkan yasayla askerlerin siyasete karışmaması yönünde bir karar alındı. 1909 yılında İttihat ve Terakkinin Umumi Kongresinde Mustafa Kemal askerlerin siyasete karışmamaları yönünde büyük çabaları olmasına karşın bu durum cemiyet tarafından kabul edilse de asla uygulanmamıştır.

İttihat ve Terakki olan olaylar karşısında duruma müdahale etmek için Mahmut Şevket Paşa’nın istifasını istedi. İstifa gerçekleşmiş fakat cemiyet kendi adamını bir türlü seçtirememiştir. Yaşanan bunca olay sonrasında devlet içinde ayrımlar daha da derinleşti. Hükümet gün geçtikçe Kamil ve Nazım paşaların etkisiyle İttihat ve Terakki  aleyhtarı bir tanıma kaymağa başladı. 24 Temmuzda Halaskar Zabitan Grubu meclis başkanına  bir ültimatom gönderip, Meclis’in 48 saat içinde kendini fes etmesi istedi. Dizginleri eline alan Halaskar Zabitan Grubunun siyasi ayağı olan ekip hükümeti eline geçirir.

Yaşanan bu korkunç siyasi rekabeti bugün anlamak pek de zor olmasa gerek. Aşırı siyasi bölünmüşlükler o denli kuvvetliydi ki Balkan Savaşı başladığında kısa sürede  felakete uğramamızın en önemli nedeni budur.  Askerler siyasetin içine o denli girmişti ki bu cephe kararlarına kadar yansıdı. Dört Balkan devleti kısa süre içinde Osmanlı’yı mağlup etti. İttihat ve Terakki her ne kadar olaylara müdahale etmek istediyse de savaş ortasında birçok üyesi tutuklandı. Sadrazam Kamil Paşa ve Harbiye Nazırı Nazım Paşa’nın tutumları kendi üyeleri oldukları Hürriyet ve İtilaf Partisinde bile tepkiyle karşılanırken düşman Edirne’yi ele geçirmiş Çatalca’ya kadar varmıştı. Yaşanan kaos içinde çaresiz kalan hükümet barış yapmaya kara verdi. Bedeli ağır olan bu barış Edirne’nin Bulgaristan’a verilmesini öngörüyordu. 22 Ocak 1913 tarihinde olan bu gelişme sonrası İttihat ve Terakkinin tutuklanmamış ileri gelenleri artık harekete geçmeye karar verdiler.

Darbenin bir gün öncesinde Enver Paşa ve İttihat Terakkinin merkezi darbenin son hazırlıklarını yapıyordu. Cemiyetin fedaileri 23 Ocak 1913 öğlen saatlerinde harekete geçtiler. Enver Paşa, Hilmi Bey, Yakub Cemil, Mithat Şükrü, Talat Paşa ve İttihat Terakkinin taraftarları farklı noktalardan bugün İstanbul Valiliği olarak kullanılan Babıali’ye farklı yollardan geldi. Bu sırada yazar Ömer Seyfettin ve subay Ömer Naci yaptıkları konuşmayla halkı hükümet merkezine yönlendirdi. Cemiyetin fedaileri kısa sürede saraya girdiler. Daha öncesinden sarayın görevlilerini başka yere tayin ettirmişlerdi bundan dolayı sarayı ele geçirmeleri kolay oldu. Buna rağmen çatışma yaşandı. O sırada toplantı halinde hükümet üyeleri ne olduğunu anlayamadan baskına uğradılar. Olaylar olurken cemiyet tarafından kışkırtılan öfkeli kalabalık Babıali’nin etrafında toplandı. Bu sırada anıların bize aktardığı ilginç bir olay yaşanır. Harbiye Nazırı Nazım Paşa darbecilere “Pezevenkler biz böyle mi konuşmuştuk beni aldattınız” diye bağırır. Yakub Cemil bu bağırış sonrası Nazım Paşa’yı kafasından vurup orada öldürür. Enver Paşa Sadrazam Kamil Paşa’nın önüne boş bir kağıt atıp istifasını derhal vermesini ister. Kamil Paşa çaresiz bir şekilde İttihat ve Terakkinin bu isteğini kabul eder. Darbe başarıya ulaşmıştır.

Türkiye darbelerin esaretini yaşamış bir ülke. Bunun acıları halen taze, halen çok sıcak. Demokrasi kavramını tam anlayamamanın acısını ve sıkıntısını yaşıyoruz. Tarihimiz bunun örnekleriyle dolu. Acı çeken, zulüme uğrayan, hayatını veya sevdiklerini kaybedenler… Binlerce insan ve aile bu zamanları asla unutmayacak. Unutmamalı çünkü Cumhuriyet ve rejim, sivil – asker kim olursa olsun, her türlü değerden ve inanıştan üstündür. Ülkemizde yaşayan herkes anayasanın tanımladığı hürriyetler çerçevesinde eşit ve özgür bireylerdir. Buna müdahale etmeye çalışanlar, darbe fikrini yaşatmak isteyenlerdir. Bu gerçeği asla unutmamamız gerekiyor

 

Tarih Yazılmaya Devam Ediyor

Kaynaklar:

Murat Bardakçı İttihadçı’nın Sandığı

Sina Akşin 100 Soruda Jön Türkler ve İttihat Terakki

Osmanlı Devleti’nde Jön Türk Hareketinin Başlaması ve Etkileri Durdu Mehmet Burak

Aykut Kansu İttihadcıların Rejim ve İktidar Mücadelesi

 

“Darbe” hakkında 2 görüş

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir